14 Şubat 2018, Çarşamba
saat: 03:53


13 Şubat da anlam yüklü günlerden biri oldu.
Yalnız başıma sokağa çıktım ben günce!!!

Dün akşam Melike’yle konuşurken ayağımı koltuğa çarpmamla bir şeyler taştı... Nolcak, herkes çarpıyor? Benim, sikicem kazasını da bacağını da diye ağlayabilmek için bahane arayışımdan başka bir şey değildi aslında olan. Amacıma ulaştıktan bir süre sonra, pilimin bittiğine kanaat getirdim ve sızıp kaldım.
Sabah, 3 kişi eve tadilat için gelince evde çalışmanın mümkün olmayacağı belli oldu. Öğlene doğru topladım tasımı tarağımı, annemi başlarında bırakıp önce fizyoterapiye sonra çalışmak için kütüphaneye gittim.
Mike’la aramızda kutlama tadında küçük bir diyalog geçince ve uzun süre önce bugün planın var mı diye sormayı bıraktığı için, nolur çok zorlama daha kütüphaneye gitmem lazım demek aklıma gelmedi. Kütüphaneye vardığımda arabadan inmenin hiç akıllıca olmadığını farkettim ama bu benim özgürlüğüm günce... Bu benim hayatım... Ömrümün sonuna kadar bütün işlerimi yanımda biriyle halledemem. Olmaz.
Park yeri ile kütüphanenin kapısı arasında kaç defa dinlendim bilmiyorum. İyi ki, laptop eski laptop değil. Herhalde o zaman sürükleye sürükleye götürmek zorunda kalırdım.
Çalışabileceğim boş bir oda var mı diye sormak için kütüphanecinin yanına ulaşınca çok şükür ki oturun ben kayıt yapayım dedi. Zaten benim de başım dönmeye, midem bulanmaya başlamıştı. Sonra bu güzel kütüphaneci amca bilgisayar çantasını taşısam yardımcı olur mu diyerek bana gönderilen güzel insanlardan biri oluverdi. O yol gösterdi ben takip ettim... Özür diledim, henüz bu kadar eşyayla nasıl başa çıkılacağını bilmiyorum diye. Noldu dedi. Kaza geçirdim ama biliyor musun ben bugün kazadan beri ilk defa yalnız başıma dışarı çıkıyorum dedim saftirik saftirik:) Hala biraz yavaş hareket ediyorsun ama idare edersin dedi gülerek. Bir daha geldiğimde yeniden değerlendiririz dedim ve beni odaya bıraktı. Yardım istemek, yardım isteyebilmek farklı bir olgunluk günce. Ben kimseden bir şey beklemiyorum, kimseye güvenmiyorum demek çok kolay biliyor musun? İnsanlara kendi dilinle güçsüzlüğünü kullanabilme imkanı sağlamak ise cesaret işi. Gururunu, kibirini yenebilmek ise evliya işi.
Toplantımı başı gözü sağ bir şekilde, sessiz bir ortamda yaptıktan sonra eve dönerken asansörde farkettim... Ben insanların yüzüne bakmayı unutmuşum günce. Yürümeyi unuttuğumdan mı, sürekli adım atacağım yere bakmak zorunda olduğumdan mı yoksa insanların bakışlarını görmek istemediğimden mi bilmiyorum ama unutmuşum. Halbuki ne çok şey anlatır yüz... bakmak lazım. Görmek lazım.
Ve tabi ki eve dönerken bir Didem klasiği olan küçük bir kaybolma deneyimi de yaşamış bulunuyorum. Bu da bazı şeylerin hiç değişmediğinin ispatı.

Olan bitene söverken suçlayabilecek kimse olmaması rahatlatıcı bir durum değil. Sövüyorum ama nolur daha kötüsü olmasın, ben bu bedenin içine hapsedilmiş de olabilirdim. İşte o zaman görürdün sen sıçmayı, pil bitmesini demek de pek rahatlatıcı değil açıkçası. Bir süreliğine kendini salıvermek insana iyi geldiği için yapılıyor. Sorumluluğu kendinden alıp başkasına yüklemek, küstüm ben oynamıyorum demek dinlendiriyor.
Dün akşam bu saatlerde ruhum ne kadar acıyorsa bu akşam bedenim öyle acıyor. Aklımın bir köşesinde momma ve sen biraz daha dinlen ben tırmalıyorum düşüncesi, içimde ise güzel bir mutluluk var.
Özetle, öldürmüyorsa yaşayacaksın. Kaçışı yok. Gittiğin yolun tamamını yeniden gitmek zorunda kalsan da, ruhun dahil heryerin paralansa da... Madem öldürmedi, yaşayacaksın.

Bir de, sevgililer günün kutlu olsun.

Öpüldün güncem.


istanbul
hosting