26 Temmuz 2009, Pazar
saat: 04:42


bence rüyalar tersine çıkmamalı, yoksa çile doldurur gibi geçen zamanların ulvi bir amaca hizmet ettiği inancımı koruyacak gücü eninde sonunda yitireceğim. rüyalar benim de değil, herkes beni bir şekil görüyor, süper kahraman edasında görünüp duruyorum başkalarına. yorumlamalar müthiş. iki kere avrupa'ya gönderilip bir kere işe sokuldum şimdiye kadar. tam da şansımı yarışmalarda denemeye karar verdiğim zaman. tezleri dağıttım, rahatladım. yapacak birşey de yok ki arkadaş diye sıkılmanın tadı bambaşkaymış, unutmuşum. ilk roman okuma denemem çok acınasıydı; panik halde paragrafları bitirmeye çalışırken nefes nefese kalmalar falan. duruma ayınca diretmedim ama allahtan. yattım olduğum yere, hava güneşli, acayip tatlı bir rüzgar, karşımda göl, karada avcılığa başlamış karabataklar. bir mutlu bir polyanna olasım vardı ki yan tarafa bir adam bir kadın geldi. bazıları yaş otuza gelse bile karşı cinsi etkileme çabalarında çok acınası olabiliyor galiba. adam fotoğraf bilici, kadın öğrencisi güya, ama o adamı bir gör. bir de beş dakikada bir lafı "zaten osho'nun dediği gibi.." diye bağlama, kendini bir halt bilen gösterme çabaları. duymayayım diyorum, adam bağırıyor. sonra öğrendim ki asistanmış. hocasıyla bağırarak telefonla konuşuyordu, ordan. tek ders sınavına girecek bir öğrencinin başında gözetmenlik yapacakmış, ama hiç istemiyormuş, intikamını sabaha kadar işallah kalır diye lanet okuyarak alacağını gülerek hocasına anlatınca ben de bilinçli bir vatandaş olarak sinirli sinirli bakışlarımı kadınla adamın üzerine diktim uzun süre. adam hocasıyla konuşurken bakışlarını karşıya sabitlediği için birşey fark etmedi, ama kadın bu-sefer-bence-de-abarttı utangaçlığıyla, bence tabi, bana gülümseyip kafasını salladı, ben de sonra kalkmıştım zaten. kaç gün öncesinin şeysi. ama sonradan fark ettim; tez yazma sürecinde, insan göremediğimden kendimi yiyip bitirerek attığım sinirimi, artık dış dünyaya aktarmaya başladığımın ilk göstergesi gibi birşeydi o olay. birkaç gün geçip dış dünyaya iyiden iyiye ayak uydurmaya başlayınca, tek yön olan yolun ters yönünden son sürat karşıma çıkıp neredeyse kaza yaptıran sürücünün camının açık olmasını fırsat bilip gerizekalı diye çığırdım önce. sonra da park yerinden çıkmak için geri geri gelirken beni arabasıyla ezmeye yemin etmiş yaşlı bir amcaya napıyorsun diye sinirlenip, karşıdan 'noldu' diye meraklananlara, 'yüz yetmiş yaşındaki adamın hala araba kullanmasına izin verirsen böyle olur işte' diye bağırdım. artık daha mutlu bir insanım. falan. birkaç güne kalmaz bu sinir halinin de geçeceğinden eminim. yarını da atlatalım da. düğün dernek var da yarın. gelin tarafından olmama rağmen gelinle de kanlı bıçaklıyız. böyle de abuk birşey. yarın da geçsin, iyice sakinleşirim gibi geliyor bana. cuma için hiç gergin değilim. benim hoca baldan tatlı birşey oldu çıktı, jüri bitsin gitsin de senden kurtulalım bir an önce diye şakalar yapıp gülüyor, üstüne bir de göz kırpıyor, ne diyorsun. mesut hocanın jüride olması benim için zaten rahatlatıcı bir unsur, sıkıntıdan ziyade. üçüncüyü tanımadığım için meraklıydım, ama onunla da tanıştık. otuzlarında bir adam. yalnız kendisi biraz yakışıklıymış. yani biraz fazla. tezi vermeye gittim, odasında yok, cep telefonunu vermişti, aradım, yarım saate dönecekmiş, bilmemkime bırak sen, bekleme hiç dedi, ama o adam da izinliymiş. üstüme zimmetli devlet malı gibi öyle sarılmışım ki elimdeki kopyaya, ortalık yere de bırakmak içime sinmiyor. işim gücüm yok diye beklemeye karar verdim. bir gün önce iyi ki netten adamın fotoğrafına bakmışım diye sevindim. hayır şimdi gelip geçecek yanımdan, ben hala gözleri kapıya dikmiş hoca bekliyor olacağım. fotoğrafta, yani işte, çirkince denebilecek bir adam vardı, o adamı bekliyorum. güvenlik görevlisi de adamı tanımadığımı öğrenince geldiğinde ben size işaret ederim demişti, içim rahat bölümü geziyorum, belli ki yakın zamanda yapılmış bir sergiden henüz toplanmamış birkaç parça birşey kalmış, onları inceliyorum. yarım saatten daha fazla zaman geçti, güvenlik görevlisi binanın dışındaydı, içeri girdi, yanıma geldi, beklediğiniz hoca geliyor dedi, karşıdan bir yaratık geliyor ama imkanı yok, hayır o olamaz diyorum, o diyor, ben baktım ama fotoğrafına, bu adam değildi, siz karıştırdınız diyorum, hayır o diyor. yarı tanrı formatında bir yaratık gittikçe yaklaşıyor. güvenlik görevlisi, bir öğrenci sizi bekliyor, tezini verecekmiş falan demiş olmalı ki adamı gördüğünde, yanıma gelip 'idil?' dedi. şaşkın şaşkın baktım, tezi verdim, yanındaki sevgilisi ya da işte tez zamanda sevgili olacağı şimdilik-sadece-arkadaşız'ıydı muhtemelen, ayak üstü sohbet ettik, adam bir iki espri bile yaptı, ama ben son derece ciddiye alıp fazlaca saçmaladım, hatta tez hocam beni, tezin iyi olduğu ama bir iki sorunlu kısmı olduğu konusunda adamı ikna etmem gerektiği hususunda tembihlemişken, gidip 'pek iyi olmadı tez, işallah kalmam jüriden' falan deyip boş boş baktım, adamın da şaşkınlıkla bana bakmasını izledim, sonra gittim. fotoğrafta bok gibi çıkanlar ekolündenmiş demek ki kendisi. ehem. daha sonra hocamın yanına uğradığım bir vakit gerilmemem konusunda o da rahatlattı zaten beni iyice. hem 'sakın yiyecek birşey getirme' diyerek beni bir yükten de kurtardı. bazı hocaların işin bokunu çıkarıp öğrenciye resmen bir sipariş listesi vermesinden tiksinip o da tam aksi yönde bir refleks geliştirmiş. ben zaten şarap getirmeyi planlıyordum diyince işin rengi değişti ama. hehe. sabah şarap içilmez ki ama, çıkışında içelim desek o bile erken, sen bir mesut'la konuş bakalım jüriyi öğleden sonraya alsak uyar mıymış diye gaza geldi. konuşayım da, 'hocam sabah şarap gitmez, o yüzden jüriyi öğlene alalım diyoruz, size uyar mı' mı diyeyim diye sorunca olayın abukluğunu o da kavradı, sakinleşip vazgeçti. ben yine de bir şişe götüreyim diyorum, öğlen içilir bence, içmezlerse de sonradan ben içerim hem. herşey yavaş yavaş normal seyrine dönüyor da, bir tek uyku düzenini ayarlayamadım yeniden. o da pazartesi, sabahın köründe arda'yı havaalanına götürdükten sonra düzelecek muhtemelen, ister istemez. tatile de az kaldı yaşasın ki. işte böyle.

istanbul
hosting