|
27 Temmuz 2009, Pazartesi
saat: 22:06
Bir insanı aldatmak için çok fazla düşünmezsiniz. Aslına bakarsanız, aldatırken haz duyarsınız. Utanma, çekinme gibi hisler ikinci planda kalır ve o anın tadını çıkartırsınız. Sonra, en ağır tecavüz sahnelerinin ardından sapığın fermuarını iliklemesi gibi, şehvetli bir kaç hareketle bitirirsiniz eyleminizi. İşte insanın vicdanıyla (varsa elbette) hesaplaşması bu dakikadan sonra başlar. Neden böyle bir şey yaptım ve değdi mi? soruları sürekli belleğinizi işgal eder. Bu eylem, durgunlaşmanızı, aldatılan kişiyi manasızca süzmenizi ve yaralı, yavru bir kediyi iyileştirmek için yapılan şefkatli müdahalelerden bir demeti onun üzerinde uyguladığınız bir süreci beraberinde getirir. Vicdanıyla olan hesaplaşmasından yenik ayrılanlar için tek kurtuluş biçimi aldatılan şaşkın ördek yavrusuna gerçekleri söylemektir ki aşk çevrelerince en erdemli davranış olarak kabul görür. Aldatılmak erkek ve kadında farklı tepkilere yol açar. Doğası gereği erkek, Yontma taş devrinden beri üzerine yüklenen birincil ebeveynlik vasfının etkisiyle, beni nasıl ve neden aldatır sorusunu kendine yöneltir. Kadın ise, nasıl ve neden sorusunundan daha ziyade kiminle sorusuyla ilgilenir ki, özne onlar için cümledeki en önemli unsurdur. Çünkü bir karşılaştırma, kıyaslama yapabilmek için farklı bir kişiye ihtiyaç vardır. Ah bir de vicdanı olmayanlar vardır elbette ki, bu sınıf için söylenecek pek fazla bir şey yok. 'Vicdan azabım gibisin, peşimi hiç bırakmıyorsun!' sözü ne kadar uyumsuz duruyorsa bu zümrenin üzerinde, aldatma anı sonrası 'Gayet iyiydi ya, tekrar yapalım mı?' sorusuna verecekleri cevap hep bir ağızdan 'Evet!' olacaktır... | ||
|
|
||