31 Temmuz 2009, Cuma
saat: 02:00


bölüm başkanını, enstitü başkanını ve tez hocamı, telefonla işletmekten özellikle ayrı bir haz alınan o ortaokul, lise yıllarına geri dönmüş hayal ediyorum. saç baş darmadağın, yüzleri sivilce basmış, vücut henüz gelişimini tamamlayamadığı için uzuvlarda bariz bir orantısızlık. ama, şu yazarın da bıkmadan yineleyip durduğu gibi, sırf genç olmalarından, o tazelik halinden kaynaklanan bir güzellikleri de var. telefonun etrafına toplanıyorlar. beni arayacaklar. öncesinde bir sürü prova, ne demeli, hangi tonda söylemeli. telefonu tez hocam açıyor. diğerleri gözlerini kocaman açmış, ağızlar şimdiden gülmeye hazır, o yüzden elleriyle ağızlarını kapatmışlar, pür dikkat hocamı izliyorlar. hocam telefonda benimle konuşuyor, ciddi ciddi birşeyler anlatıyor. telefonu kapattığında, daha 'ne dedi? nasıl tepki verdi?' kısmına geçmeden genizden kıkıkıkıkı diye gülmeye başlamışlar bile deli gibi. bu üç kişi halihazırda kanlı bıçaklı olmasalardı, bu hayal, kısmen de olsa, harbiden de bir gerçeğe tekabül edebilirdi, o zaman herşey daha bir şirin bile olabilirdi.

velhasıl kelam, saat akşam beşi biraz geçerken ve ben bilgisayar başında referansları düzeltmeye kasıp bir yandan da 'birazdan şu sunumu bitirsem iyi olacak' diye düşünürken telefon çaldı. numarayı tanımıyorum. acelem olduğu ve işimden alıkonulduğum için ve bir an önce de rahat bırakılmak istediğimi belli etmek istediğim için, sıkıntılı ve ilgisiz bir ses tonuyla telefonu açtım. tez danışmanım. kendini tanıttıktan sonra, birkaç dakika boyunca, numarasını kimseye vermemem gerektiğini, merak etmeyin hocam, demelerime aldırmadan, yineleyip durdu. sonra, öğleden beri bana ulaşmaya çalıştığını, bölümün birbirine girdiğini, sekiz kişi vasıtasıyla en sonunda cep telefonuma ulaşabildiğini anlattı, ki bu sekiz kişi hadisesini telefon konuşması boyunca birkaç kere daha tekrarladı nedense. sonra, 'nasıl olsa seni jüriden çaktıracaktık, o yüzden yarınki jüriyi iptal etmeye karar verdik' dedi, beni bekledi, şaka kaldıracak bir durumda olmadığımı ve söylediğini ciddiye almaya çok yatkın bir ruh halinde olduğumu çabuk kavradı ki, 'şaka şaka' dedi hemen, 'ama jüriyi yarın yapmayacağımız kısmı doğru.' o olmuş, bu olmuş, mesut hoca 'bensiz yapın' demiş, ama olmazmış, hem sadece birkaç gün, mailler atılmış, üçüncü hoca da cevap yazmış, herkes uygunmuş, mailleri henüz görmediğimi tahmin etmiş, yoksa ben de birşeyler yazarmışım, görsem bile inanamayacağımı düşünüp aramaya karar vermiş, sekiz kişi araya girmiş. pazartesiye ertelendi, 'eğer yeniden bir aksilik olmazsa tabi.'

hani böyle bir aksiliği durduk yere hayal ediyor olsam, sırf mazoşistliğine, kendimden bekleyeceğim tepki salya sümük ağlamak olurdu herhalde. ama bayağı bir güldüm. kahkahalar falan. sinirden. bence kesin sabrımı deniyorlar. bence jüride de, ben soru sormalarını beklerken, birden yerlerinden kalkıp el ense çekecekler bana. onda da dellenmeden adabına uygun karşılık verirsem, ki o adaba uygunluk benim de el ense çekmem olabilir bak, o zaman bu beladan nihayetinde kurtulacağım. iftira gibi üstüme yapıştı resmen şu master eziyeti, atamıyorum başımdan bir türlü. ama işte akıl akıldan üstündür. yarın olması pek çok açıdan işime gelecekti, ben haftasonu sabahlaya sabahlaya düzeltmeleri halledecektim, sonra kontrol ettir, sonra cilde ver, salı günü imzaları bile halledebilirdim, akşam da yolculuk. böylece döndüğüm zaman, hocaların tatile gittiğini duyup kalp krizi geçirmeme gerek kalmayacaktı. imzalar için yani. ama işte, dedim zaten, akıl akıldan üstün. bu telefonlaşmanın üzerinden bir saat bile geçmemişti ki, özgün aradı, jüri için başarılar dileyecekmiş. hevesi kursağında kaldı. ama işte bir sürü akıl verdi ki yüreğime su serpildi hakikaten. sonra gökhan'ı da aradım. geçen sene bu işlerin bir kısmından sorumlu asistan oydu ne de olsa. o da bir sürü akıl verdi. işin imza ve kontrol kısımlarını halletmiş olduk. hocalar kıllık yapmazlarsa tabi, ama iş artık o kadar arap saçına döndü ki, kimsenin kıllık yapacağını zannetmiyorum. böylece, pazartesi, bir aksilik çıkmazsa sonunda gireceğim jüriden çıktıktan sonra, geriye yapmam gereken tek iş düzeltmeleri halletmek olacak. düzeltme vermemelerini mucize sayıyorum evet. eğer zaten tahmin ettiğim düzeltmeler olursa onlar - ki bu çok salak bir laf, yani madem tahmin ediyorsun, niye düzeltme vermelerine mahal vermeden baştan halletmiyorsun, ama işin orası da ayrı bir komik, hiç girmeyeyim - pazartesi jüriden sonra bile halledebilirim. ve hatta, gökhan'dan rica ederim, tezleri bastırıp enstitüye bırakabilir bile. böylece ben ankara'ya yeniden döndüğümde herşey bitmiş olur. böyle de bir polyanna.

yalnız beni en çok meraklandıran nokta, kim o sekiz kişi arkadaşım? yarın bölüme uğrayacağım, hocamı gördüğümde sormak istiyorum, allahaşkına nasıl beceremediniz bana ulaşmayı diye. hayır pek çok öğrencisi var ki, ve onların da bir kısmı asistan zaten, bölümdeler her an, ihtiyaç halinde ulaşılabilinir durumdalar yani, odadan çıkıp onların odasına gitmeye bakar iş, ya da daha kolayı, telefon açmaya, neyse işte o pek çok öğrencisinin benim arkadaşım olduğunu biliyor. hocamla telefonda konuştuktan sonra kafayı o sekiz kişiye taktım. cep telefonumu edinmesi için kullanabileceği yolları düşündüm. sekreteri arar. sündüs abla gökhan'ı arar. gökhan numaramı verir. al sana iki kişi. o olmadı diyelim, arkadaşım olduklarını bildiği asistanlardan herhangi birini arar. numaramı verirler. al sana bir kişi. sekiz kişi nerden çıktı, hayal edemiyorum. ama sonradan düşündüm, dikkatimi özellikle buraya kanalize edip kafayı kırmamı engellememi sağlamak, böylece bana bir nevi iyilik yapmak için, 'sekiz kişi' deyip durmuş olabilir telefon konuşması boyunca. evek.

neyse işte. gönül isterdi ki bu haberin üzerine götü yayıp hiçbir şey yapmayayım. ama ne mümkün. referansları hallettim bütün akşam. sonra işte diğer kısımları. hala eksik birkaç yer var, onları da birazdan. yarın götüreceğim göstereceğim ki o iş aradan çıksın bari, daha da uzamasın. özgün tezini göndermişti bana sağolsun, şablonla kafayı yemek zorunda kalmıyorum allahtan. kopy-peyst hepsi. hatta şu abstract kısmını aynen kopyalamayı düşündüm, nasıl olsa sonra değiştiririm diye, ama kızın okuyacağı tutar mazallah. gökhan okuyordu çünkü manyak. ama acknowledgment kısmını aynen kopyalarım herhalde şimdilik.

tatil yapasım var çok, ama valla ne deniz kum güneş ne eğlence meğlence, ne de gezelim görelim öğrenelim. tek istediğim şöyle birkaç gün beynimin içi bir durulsun, her an birşey düşünüp planlamak, sürekli birşeyler yetiştirmek zorunda kalmayayım, ara vermeksizin sabrım sınanmasın. bu kadar da mütevazi. o değil de, jüri öğleden sonraya ertelenince şarabı götürmeye karar verdim. şöyle birkaç kasa. dayayacağım şarabı hocalara, aç karnına. sonra gelsin kırmızı gülün alı var'lar, gitsin öpüjem'ler. gerçi rakı mı giderdi ne bu moda? olduğu kadar. olmadı gelsin edith piaf'lar, gitsin eski kaşarlar. o da uyar.

istanbul
hosting