|
21 Ağustos 2009, Cuma
saat: 12:03
son bir hafta boyunca daha önce kavga etmediğim kadar bol sayıda ve şiddette kavga ettim. herşey bana delice battı ve temelde haklı bile olsam bütün kavga konusu olayları korkunç derecede büyüttüm. sanki içimde bir canavar vardı, sağduyum bana sürekli "kendine gel, bu kadar büyütülecek bir şey yok ortada" dese de, tutamadım kendimi. çok mutsuzum. bu dışarıdan açıkça görünen bir mutsuzluk değil, içimde hiç durmadan az az kanayan bir yara gibi daha çok. hayatım, benim tercihim vesilesiyle değil de başıma gelen bir takım kazalar sonucu, bundan altı ay önce ve dolayısıyla son on yıldır olduğuna hiç benzemeyen bir tarzda değişti. başıma gelen kazalarda benim de payım vardır tabi, orası ayrı ama şu anda kendimi hiç bilmediğim, tanımadığım, tanımayı da pek istemediğim ve bana tamamen yabancı bir dünyanın ortasında korunmasız ve bir başıma hissediyorum. hayatım boyunca avukat olmak istemedim, şu anda avukatım. hem de finans ve büyük projeler dünyasının hiç anlamadığım dilini çözmek için götümü yırtıyorum. hocalık yaptığım okuldan atıldım ve bir daha akademik bir kadro ya da iş bulabileceğimden hiç emin değilim. şu artık yılan hikayesine dönmüş tezime değinmek bile istemiyorum gerçekten. sanki bir fırtına beni aldı, ve hiç bir ilgimin olmadığı bir ortama fırlatıp attı. şimdi ben orada bildiğim herşey elimden alınmış, üzerine bastığım toprak altımdan çekilmiş bir durumda debelenip duruyorum. bu debelenmeden ne çıkacağı umrumda bile değil üstelik, çok basit bir şey, debelenmek istemiyorum. bazı insanların hayatları çok daha kolay oluyor mesela, daha düz, daha makul, en önemlisi daha "predictable". ve bence bu her zaman kötü bir şey değil, bir şeyleri öngürebilmek isterdim, paso rus ruleti oynar gibi, bakalım üç yıl sonra nerede olacağım soruları beni mahvediyor. her on yılda sıfırdan bir hayat mı kuracağım kendime diye dehşetli bir paniğe kapılıyorum düşününce, nefesim kesiliyor panik duygusundan. ve çoğunlukla ofiste otururken, asmalımescit'te öğle yemeğine çıkmış ofis insanlarıyla karşılaştığımda, sözleşme metinlerini okumaya ve anlamaya çalışırken, uzun yıllardır dostum olduğunu düşündüğüm birçok insanı hiç görmeyip ne dediklerini anlamakta güçlük çektiğim insanlarla sohbet etmeye çalışırken ama daha çok yalnız, herkesten kaçarak evime gelip birşeyler okumaya çalışıp okuyamazken hep aynı soru dönüp dolaşıyor kafamda: "ben şu anda burada ne yapıyorum?" bu aralar pek manalı cevaplar veremediğim kesin. buna herhangi birisi benim yerime manalı cevaplar bulmaya çalışınca nasıl batıyor anlatamam. içimi rahatlatan tek şey mazharcığımın "başarısız olduysan oldun, üzme kendini zaten yorgunsun"u nağmeli nağmeli söyleyişi. o söylüyor ben ağlıyorum ofiste kapamı kapatıp. hem mazhar'ı hep severdim, yeni bir şey değil yani, eskilerden gelen ve güvenilir bir bilgi bu. işte böyleyken böyle. | ||
|
|
||