|
25 Ağustos 2009, Salı
saat: 02:49
küçükken en sevdiğim şeydi arabanın arka camından uzaklaşan yolları ve yaklaşan arabaları izlemek. o zamandan kalma olsa gerek önüme çıkacak yollara değil de, geride kalanlara bakmak alışkanlığı. tek fark o zamanlar mutlu olurdum izlerken uzaklaşan yolları. hep garip gelirdi ve delicesine bir heyecanla dolardım. babamın kullandığı arabanın beni nereye götüreceğini bilsem bile, araba durduğunda önüme dönüp kendi kendime süpriz yapmaya bayılırdım. o zamanlar bilindik yollardan geçip de bilindik bir durakta durmayı oyun haline getirmiş, dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına gelmeyi bile bir süpriz olarak görmeyi alışkanlık haline getirmiştim. ama en çok uzun yolları severdim ben. o uzun yolların gidişi belli olmazdı çünkü, ya da ben aklımda tutamayacak kadar küçüktüm belki de yolların nerelere vardığını. bir dinlenme tesisinde durup da yediğim tost dünyaları bana kazandıran yegane eğlencelerimden biri idi. ya da yolda kuş sesleri ovalara yayılır diye şarkılar söyleyerek, temposu hızlanan tekerleme vari şarkıyla arka koltukta zıplamak. bir de neyi severdim, çok iyi hatırlıyorum. arka koltuğaa oturup, kafamı annemle babamın arasından uzatıp yolu olduğunca görmeyi. o zamanlardan kalma olsa gerek önüme çıkıcak her yolu olduğunca iyisiyle ya da kötüsüyle tamamen görme isteğim. belirsizliği görmek istemediğimde bunu süprize çevirebilmem ve belirsizliği merak ettiğimde en ince ayrıntısına kadar bilmeyi istemem... sonra büyüdüm biraz. ve her gidiş hüzünlendirir oldu. merakım arka koltuktan arka cama uzanıp geride kalanları izlemekten, cama kafamı yaslayıp dinlediğim müzikle kurduğum hayalleri yol çizgilerini sayarken unutmaya çevirildi. o zamanlar yine hayallerinde yaşayan bir çocuğa ya da ne diyelim , bir gence göre mutluydum. kocaman hayal dünyamın içerisinde tek boynuzlu atlardan tut, hiç ihanet etmeyen dostlar ve asla terketmeyen bir sevgili guruhu ile yaşardım. üstüne üstlük kurduğum hayallere inanmamdan mıdır bilmem, gerçek hayatımda bundan pek farksız değildi. yalnız tek boynuzlu atların yerinde ya fantastik kitaplar vardı gerçek dünyada ya da kediye dönüşmüş hayvancıklar. biraz daha zaman geçip de, hayattan yaş almaya başladıkça hayallerimdeki kurguların yerini, aptal acılarla karışık ucuz edebiyat ürünlerine bıraktığını uzun süre farkedemeden başkalarının dizdiği kurallar çizelgesinde olması gerektiği gibi yaşama eğilimi almıştı beni. bunu farkettiğimde ve hayallerimdeki o tek boynuzlu ata ulaşmak için gözlerimi kapadığımda ya kendimi salak gibi hisseder oldum ya da hayallerimdeki o kahramanlar kazulet gibi kaskatı ve iri yarı odunlaşmış ruhuma bakıp benle alay eder oldu.acı çektim arada kalmanın ikilemi ile bocaladım ve bölündüm,ikiye. neden sonra şimdilerde kendime döndüğümde içimdeki kız çocuğu görünümlü kadını ya da tam tersini değişen durumlara göre tanımaya başladım. ve şimdi, şehirleri terkedişler bana hüzünleri ya da yeni heyecanları değil, terkedebilmenin kattığı gücü verir oldu. eskiden şehirlerde bıraktıklarıma ağlarken şimdilerde bu iğrenç yapış yapış maneviyattan yoksun sadece kahkaha kokan insanlardan uzaklaştığım için güler oldum. tek bir farkla. şimdi o dinlenme tesislerinde mola verdiğimde yediğim tostlar eskisi gibi tatlı ve mutlu olmaktan uzak insan eti ve riya tadı veriyor artık. | ||
|
|
||