27 Ağustos 2009, Perşembe
saat: 05:08


herkes herkesi densizlikle suçlayıp had bildirmeye çalışıyor. ben diyorum ki, sevgili kadın, sinirimi bozma, kendini de çalıştığın kurumun neferi sayma, durumun siktiri boktanlığını kabul et, valla bak ben de gevşeyeceğim o zaman. gerizekalılar son dakika yeni belgeler istemeye karar vermişler. sen onu başvurunu tamamlayıp imzanı attığında öğreniyorsun. eline birşey tutuşturuveriyorlar. iki referans, bir niyet mektubu falan yazıyor üzerinde. hayır bir de böyle bir bokluk yaptıkları yetmiyormuş gibi, bir de bunları kargoyla da kabul etmiyorlar. otobüsün kalkmasına iki saat kalmış, stresten ter içinde kalmışım, boğazlayacak adam arıyorum. enstitüdeki adam benden çok sinirlenince ben biraz sakinleştim ama. bana değil, bölümdekilere. densizlik bunların yaptığı, hadlerini bildirmek lazım diye kabadayı kabadayı yürüdü durdu, dudaklarını ısırdı, ellerinden yumruk yaptı, muhattap bulamadı, bulsa dövecek gibiydi. bölüme gittim en son. kadın dese ki, evet burası biraz mal bir kurum, o zaman valla gevşeyeceğim. belgeyi son anda isteyenin o kadın olmadığını bilecek kadar aklı başındayım. sinirlenmem gereken o kişi değil yani, biliyorum. ama gerizekalı bana gelip 'e arayıp sorsaydınız, ben napayım' diye çıkışınca pek olmadı işte. sanki bunun duyurusunu önceden yapmak onların görevi değilmiş, sanki ben evimde otururken 'aceba başvurular için zaten duyurdukları belgeler dışında yeni birşey istemeye de başlamışlar mıdır şu son 2 günde' diye meraklanmadığım için bir ucubeymişim gibi, işin sorumluluğunu bana yıkmaya çalışıyor. hayır bir de işin komiği harbiden de yola çıkmadan önce bölüme ulaşmaya çalışmıştım, ama telefonu açan yok. işin daha da komiği, enstitüdeki adam o kadar sinirlenince, dudaklarını ısırırken ellerini yumruk yapmayı bırakıp, telefon açarak nefretini kusmaya karar verdi, ama kendi üniversitesindeki kendi bölümüne, çalıştığı binadan birkaç km ötedeki o diğer binada çalışanlara bile ulaşamadı. telefonu açan yok çünkü. çipil çipil bakıp yumuşak yumuşak konuşan o adam sonradan odaya gelmeseydi, saç saça girerdik herhalde neticede kadınla. o da telefon açsaydınız keşke dedi, doğru. ama burası biraz mal bir kurum'u, bu kelimelerle ifade etmese de, türkçe bilen, anaokulu seviyesindeki bir çocuğunki kadar muhakeme yeteneği olan herkesin anlayabileceği cümlelerle anlattı neticede. ben de gevşedim. zeynep sağolsun, yola bir gün geç çıkacak, ben yarın sabahtan kargoya vereceğim herşeyi, o benim yerime teslim edecek. bu saate kadar da onlarla uğraştım işte.

yetmedi, daha da çemkiricem bence. bu gerizekalılar bu istedikleri yeni belgeleri okumayacaklar bir de, kadın da adam da kabul ediyor bunu. referans işini duyunca bölümden hocaları arıyorum sırayla. tez hocamdan nolur nolmaz diye aldığım bir tane vardı neyse ki önceden, ama bir tane daha lazım. herkes tatile çıkmış allaam. kadın da gelmiş bana, hocan internetten sana maille bir iki cümle yazsın, çıktısını al gönder, o da olur diyor. adam tatilde benim için internet cafe arasın olur diyorum. daha önceden yazdığı referans varsa elinde onu yolla diyor. var da new york university diye yazıldı o, üniversitenin ismi geçiyor kaç yerde diyorum, hah o olur işte, elimizde olsun yeter diyor. böyle de gerzek birşey. çağatay hocaya ulaştım en sonunda dolaylı olarak, hallettik ikinci referans işini bayağı saçmasapan bir şekilde, ama herifin yüzüne bakacak halim yok. resmen çocuk yerine koymuş oldum adamı. gerçi alınganlık yapmamıştır herhalde, durumun boktanlığını o da anladı, ama tatilden dönsün, bir gider el pençe divan özür dilerim artık. günün en neşeli anı, bütün kavga dövüş bittikten sonra otobüs saatine kadar sahilde şu meyve sucuda otururken ve ne kadar meyve varsa karıştırıp onun suyunu içerken, meyve sucu adamın, on dakika aralıklarla masaya gelip, 'hadi hüplet hüplet' diyerek başımda bardağımı boşaltmamı bekleyip, elindeki şişeden bardağıma yeniden meyve suyu döküp durmasıydı. öyle işte.

istanbul
hosting