|
05 Eylül 2009, Cumartesi
saat: 11:01
Neden bu işyerinde çalışdığınıza, şu insanlara nasıl katlandığınıza bir anlam veremiyorsunuz çoğu zaman... Ya da Ellerinizi kesen naylon markt torbalarını daha ne kadar taşıyabileceğinizden de emin değilsiniz... Tek başınıza bir hayatı elinizdeki torbalara doldurup taşımaktan yorgunsunuz siz. Anlamaktan ama anlatamamaktan yorgunsunuz. Günlerin giderek daha sıradan olmasından yorgunsunuz. Her heyecanın durulmasından,her aşkın bitmesinden yorgunsunuz. Kredi kartı ekstresinden,aidatlardan,elektrik ve tlefon faturalarından ve Mutluluktan söz eden bilmiş,eskimiş,ekşimiş kişilerden... Değil mi?.. Üzerine çok beklenti yığılmış bir birlikteliğin bitişi,uzak ve yakın isimlerin ölümleri ve dermanı yok sanılan hastalıkların arkadaşlarımı benden almaya kalkışması... Bütün bunlar koca bir mevsimin tamamıydı. Öyle şaşkındım ki... Şaşkınlığım büyük bir üzüntüye,üzüntü kendimi suçlamama,kendimi suçlamam sonunda büyük,koyu,berbat bir mutsuzluğa dönüştü. Neye ağladığımı bilmeden sürekli ağlıyordum. Ve bana "geçecek" diyorlardı. Nefret ediyordum bana "geçecek" diyenlerden. Mutluluktan söz edenlerin kifayetsiz ve geçersiz kelimeleri daha da sinirlendiriyordu beni. Bütün kişisel gelişim kitaplarına,bütün umut ve mutluluk yazarlarına,bütün mutlu sonlara gıcık oluyordum. Hatırlıyorum... 17 Ağustos depremini yaşayanlar o anı anlatmak istediklerinden çevrelerindekiler tarafından susturuluyorlardı hep.Çocuğunu,karısını,kocasını kaybedenler anlatmak istiyor ama çevrelerindekiler "tamam tamam hadi boş ver geçti artık"diyerek dinlemiyorlardı. Anlatmak istiyordu halbuki. Anlatmak defalarca anlatmak istiyordu. Anlatarak eskitmek,kanıksamak ve unutmak istiyorlardı belki de... Anladım ki bazen sonuna kadar yaşamak,anlatmak bitiriyor mutsuzluğu. Dibine kadar,her zerresini fark ederek,onu düşünerek yaşamak... Siz de mutlu değilsiniz belki,kim bilir? Ama inanmak lazım mutluluğa. Mutsuzluğu sevmek de bir yöntem,ona ulaşmak adına. | ||
|
|
||