|
08 Eylül 2009, Salı
saat: 03:43
duvara kahve kupasıyla raptiye çakma girişimlerim esnasında icat ettiğim yeni küfürleri saymazsak epey güzel bir gün oldu aslında günce. sabah "eh artık lan iki hafta oldu şu yere yayılmış kağıt parçalarını bir hale yola sokayım" diye horozlanarak kalktım, işbu kağıt parçalarının çoğunun duvara asılmak üzere saklandığını fark edince de yukarıda bahsettiğim manzara yaşandı. neticede ya çekiç almam lazım, ya da daha kaliteli raptiyeler. kahvaltı üstüne bir civilization oyunu açtım kendime, gün boyunca çay molası veren esnaf misali gelip gidip azıcık oynadım. böylesi daha keyifli oluyormuş. ne göz yorgunluğu, ne oturmaktan bel ağrısı. bulaşıklarımı yıkadım, annemin inatla alıp dolapta bıraktığı pırasayı zeytinyağlı yapma hayalleriyle ocağa koydum ve bir noktada bahçe olacağını umduğum arka kapının oradaki üç karışlık döküntülüğü eşeledim. kafam kadar taşlar, parmak kalınlığında artık ne zıkkım bitkiyse onun kökleri, ve dünya kadar çöp çıktı, ama geriye kalan toprak da bir şeyler ekilip dikilse tutacak gibi hani. (ha bu arada esas tutan şey pırasanın dibi oldu, orası da apayrı.) sonra hızımı alamayıp kurabiye yapmaya kalktım. önce gidip tek açık olan bakkaldan (bugün labor day, her yer kapalı) kabartma tozu aldım. sonra dolaptaki tek yumurtayı kahvaltıda yediğimi hatırlayıp sinir oldum. yumurtasız tek tarif olan shortbread (bkz. hayvan kadar tereyağ, şeker ve dağılmasın diye azıcık un) yaptım, ve kabartma tozunu boşuna almış oldum. sonra da "ulan bu kadar tereyağlı şeyi evde tutarsam yerim, yersem de kolesterol zehirlenmesinden geberirim" diyerek türk usulü bir tabak da üst komşulara çıkardım. (bu arada mevzu bahis üst komşuların sabahtan beri yaptıkları gürültüden yola çıkarak durdukları yerden dünyayı döndürmek gibi girişimlerde olduklarını sanıyordum. akan damı onarırken duvarı delmişler, onu tamir ediyorlarmış. fesüphanallah...) carola sağolsun çene sahibi olduğu için iki saat kadar orada mahsur kaldım. (bu arada hostele yeni kapağı atmış ve kışı burada geçirmeye karar vermiş çatlak bir veletle tanıştım.) son nokta olarak da charles'ın (bkz. türkçe bilen nijeryalı, buyrun bakalım) mercimek çorbası aşkını hatırlayıp kendisini yemeğe davet ettim. iki saat de o konuştu... oh şimdi de duşumu yaptım yatacam, yaşasın ödevsiz sınavsız zılgıtsız zırıltısız hayatım... | ||
|
|
||