|
08 Eylül 2009, Salı
saat: 19:48
öğleden sonra önce bira, sonra viski, sonra tekrar bira derken ofisi bara pavyona çevirdik. kafa oldu bir milyon, bu arada legal consultancy yaptığım gibi arada bir tane de wallerstein makalesi çevirdim. deli gibi çalıştım yine, ama kafa bir milyonken çalışmak çok zevkliymiş. bunu keşfedince alkolik olabileceğim bilinciyle irkildim. smooth operator attım fona sade'den, hey gidi hey. bu şarkının sözlerini asla anlamayıp uydururduk, şimdi anlayınca farkettim, ne kadar içli bir şarkıymış. yarın lisans toplantısına giderek üniversitenin açılışını yapıyorum, çok iyi. ders international business law da olsa, ders vermeyi çok özledim. sahneye çıkma isteğimi böylece gideriyorum işte, sessiz sedasız. şimdi gideceğim şu alışveriş merkezine, bir bira daha içerim, gülerim kızlarla, sinemaya giderim. yeter artık bu püriten ahlak, bu görev bilinci, gülmek eğlenmek benim de hakkım. ne gizli memur çocuğuymuşum. bazen iyi ki radikal şeylere meyletmişim teorik olarak diyorum, yoksa ne kadar sıkıcı, ne kadar otist, ne kadar bıybıybıy bir tip olacakmışım kimbilir. sade'den hepimiz için geliyor, bütün western male'lere özel olarak. bu vesileyle biraz da eastern male olmanın iyi olabileceğini düşündüğümü belirteyim, belirteyim bakalım: coast to coast, la to chicago, western male. across the north and south, to key largo, love for sale. ama yine de günün şarkısı k. d. lang ve tony bennett'ın düet albümünden la vie en rose. bazı şeyler her zaman klastır diyor bu yorum, milyonuncu kez casablanca izlemek gibi, sonbahar gelince swing dinlemek gibi, konyak içip ısınmak gibi, ağızlıkla sigara içmek gibi hem de kırmızı rujla hem de topuklu ayakkabılarla, klasik ama sıkıcı değil, klas ama elitist değil. herkes o kozanın içine girebilir sonbaharda, i'm confessin' (that i love you) ilaç gibi geliyor arkasından, herkes bazen geçmişi ve geleceği, hayatı ve ölümü düşünebilir falan filan işte. | ||
|
|
||