|
09 Eylül 2009, Çarşamba
saat: 23:12
Devam.. Ruhuna itiraz etme hakkın var mıydı en son orda kalmıştık? Vardı, ama onun değişmeyeceği, hatta senin dünyevi isteklerin ve düşüncelerinle çoğunlukla çatışacağını da biliyorsun değil mi? Biliyorsun.. O zaman bir insan ne ile yaşar (veya bir insan ne için yaşar).. Bunu yakalayan için tünelin varlığı bile sanal olur. O tünel ki ışığı ucunda, ama çoğu kişiye ışık değil duvar olmuş, sadece "ışık renkli" duvar.. Yakalamak önemli. Ama yakaladığında bırakmamak ise, çok daha önemli.. Yakalanması gerekenin ruha hizmet etmesi gerektiğini de farkedince buna uygun biçimde kurguladığın bünyeni kesinlikle hazır hale getirmekte başka yapman gereken bir şey yok. Tabi eğer şu kısa hayatında mutlu olmak istiyorsan.. Mutluluk ve sevginin varlığında her şey nasıl da "floating" misali hafifleyip kalıyor yüzeyde.. Nasıl da her bir şey küçücük talaş parçalarının suda batamadığı gibi duruyor.. Batamazlar zaten, çünkü dışları da boştur, içleri de.. Doldurdukları şeylerin içinde mutluluk değil, sadece istekler vardır. Ruhla çatıştığının farkında olmayan bedenin istekleri, zihnin istekleri ve belki de yüreğin istekleri, vs.. Ruhu beslemezsen sadece içeri doğru tükenirsin. Fazla yanmış ve dibi tutup kurumuş tencereyi kaşıkla kazır gibi kazırsın kendini.. Ama çıkanlar sadece karaltılardır, tadı da olmaz, yüzün ekşir.. Mutluluğun tek adresi veya tek referansı mıdır ruh? Hayır. Ancak karşılanması gereken en önemli susuzluktur. Bu susuzluğu bilmek için de içe dönüp dinlemek lazım gelir. Dışarı herkes iyi, dışarı herkes coşku dolu, esprili, eğlenceli veya karizmatiktir. Bunların zamanlar geçtike nasıl da plastik halkadan üflenen sabun köpükleri gibi pıt pıt patladığını görmüyor muyuz? Görüyoruz. İşte, içini de dinlemek gerekir, gerçekten beklediği ve göstermek istediği nedir diye.. Çünkü o 16-17 yaşında sivilcelerle mücadele ederken de aynıydı, 40 yaşında da aynı olacak.. Bunu görebilmek gerekir. Burada kullanlması gereken doğru kelimenin ne olduğunu yazmayacağım, onun üzerine de ayrıca bir şeyler yazarım.. Evinde sevdiğinle sakin sakin oturup, belki koltuğun keyfini kavrayabilmektir, belki hadi çıkıyoruz deyip bir mekanda aynı müziğe salınmak, belki de birlikte içtiğin o kahvenin ilk yudumun boğazından geçerken sendeki tattır. Saçtığın gazete ve dergileri toplaman gerektiğinde eğilip beynine bindirdiğin kandadır belki.. O kadar çok şeydir ki aslında.. Ancak bu bir sonraki eşiktir, sanki görünmeyen katman gibi. Büyük "yoğunluk" bunu zaten bilmez. Bilse dünya böyle mi olurdu. Bir miktar dürtüklemek gerekiyor, biraz bilinci dürtüklemek ve ona göre de çerçeve kalıpları bulmak.. Hepsi o tek amacın daha neler yapabileceğini de ufukta görmek kadar güzel.. Ve buna değer.. ......BSY | ||
|
|
||