|
10 Eylül 2009, Perşembe
saat: 02:04
uyandığımda hava güzel olursa belki akyaka'ya giderim. belki ören'e. götümü kaldıramazsam en olmadı çay bahçesine, dondurma yemeye. güzel kartpostallar bulursam onları da gönderirim, neredeyse iki hafta oldu, hala postalayamadım. sabahları erkenden uyanmamı sivrisineklere borçluyum. resmen mutasyona uğramışlar, gece gündüz demeden sokuyorlar. üstelik öldürünce kan da çıkmıyor. ya da ben demin kazara bu işlerle ilgisi olmayan, sadece vızıldamakla keyif çatan bir sivrisineği de haklamış olabilirim. bir diğeri, tiz bir ses eşliğinde, tepemde dolaşıp duruyor. şimdilerde yüz milyon beş yüz otuz bin yedi yüz altmış iki virgül kırk sekiz kişiyi son gelişmelerden haberdar edip aynı teraneleri anlatıyorum. mesaj geliyor, mail geliyor. ben de oturup aynı şeyleri bir daha bir daha yazıyorum. kopi peyste girmek neden şu ana kadar aklıma gelmedi aceba. herkes cevaben bir şaşırıyor. ben de yaa yaa ben de şaşırdım, ama daha iyi oldu, valla bak, yeminlen, iki gözüm önüme aksın ki diyorum. belki hakkıyla üzülemediğim içindir. yani daha ilk saniyeden itibaren yok canım hiç önemli değil zaten diye takılmamış olsaydım, şimdi tıpatıp aynı kelimeler ve cümlelerle neden hiç önemli olmadığını anlatmak zorunda kalmazdım. sorun soranlara anlatmaktan ziyade, anlatırken aynı kelimeleri kullanmak. neydi filmin adı, adam aynı kelimelerin kullanılmasından sanığın yalan söylediğini anlıyordu. ezberlediği için, durumu yaşayıp sindirmemiş olduğu için. neyse. burdan çıkarılacak ders, canımızı sıkan birşey olduğunda bir süreliğine hakkıyla üzülmeliyiz ki o boktan his bizi terk edebilsin, dönüp dolaşıp yakamıza yapışmasın. hakkı sadece beş dakika bile olsa, o beş dakikayı ayırabilmeliyiz yani. bence. naçizane. şu adamın beni kafaya almak için güldüğünü düşünüyordum, ta bu akşama kadar. ama sanırım sadece mizacı öyle. mailini not etmek için bakınırken fotoğrafına rastladım, yüzünde aynı ifade vardı. belki konuşmanın bir yararı dokunur, görüşmeyi kabul ederse pek tabi. şu gittiğimiz yer çok güzeldi. tamam yayılmak süper de, yirmi dört saat sadece yayılmak bir garip. ama tabi son bir senedir yayılmakla ilgili hiçbir tatmin edici aktiviteye dahil olamamış olmamın da etkisi var sanırım kurtlanmış olmamda. kurtlandım dediğim de, uzanmış yatarken soldan sağa dönüyordum, o kadar hani. insan birazcık daha kalsa, o alper denen tipitipe dönüşür ama hemencecik. tekne geldi mi koşmalar falan. tabi bunda kötü birşey yok. hareketsizliğin başa vurmasına bir örnek olarak söylemiştim. orası sayesinde bir orman adam da görmüş oldum. adam artık öyle bir hale gelmiş ve öyle delici bakıyor ki, yürürken karşılaşsak ve birden garip vahşi sesler çıkartıp mağara adamı gibi hareket etmeye başlasa, sonra da beni yakalayıp pata da küte de yere çalıp yoluna devam etse, valla hiç şaşırmam, hakettim derim. tatlı insanlardı ama hepsi. kaptan mağara adamı geliyor anacım bir çeviri harikası değilse nedir. filmin adı da the life of others olabilir bak, emin olamadım. | ||
|
|
||