21 Eylül 2009, Pazartesi
saat: 00:58


iki gündür burda feci yağmur yağıyor. her seferinde yemek yerken yakalanıyoruz. elektrikler illaki kesiliyor. yolları su basıyor. kayalıkların tepesinde bir avuç insan, kör karanlıkta, garsonların nedense arada bir açmaya gereksinim duyduğu o fenerin masmavi ışığı gözümüzün bebeğine girdikçe, gece vakti ıssız yolda selektör yemiş tilki gibi bakakalıyoruz, ellerimizde çatal bıçaklarla. otobüslerin geçtiği o yola karşı oturmuş, yılın bu zamanında tatile gelen yabancı turistlerin tur otobüslerinden inip otellerine yollanmasını izliyorum. masanın karşı tarafına geçsem manzara daha güzel elbette, ama havlulara öyle sarınmış bir haldeyim ki soğuk yüzünden, kıçımı bir sandalyeden kaldırıp diğerine koymak demek, on dakikalık bir hazırlık ve sonra bir on dakikalık daha yerleşme süreci demek. balkonumuzun şu an oturduğum yere göre sağında kalan kısmının manzarası ise gündüzleri ayrı bir güzel. balkondan odaya kaçan, gün ışığı görmemiş ay gibi turist kıçı manzarası. hayır bu adamlar çeşit çeşit ülkeden geliyor. hepsi bir milletten olsa diyeceğim ki tamam, bunların adeti böyle, balkona mal meydanda çıkılır. ama belki keramet oteldedir. otele adım atan balkona çıplak çıkıyor arkadaşım, anlamış değilim. hayır evle otelin arasındaki mesafe de göt kadar. hani insan bu, gözü var, etrafına bakınca görüyor. kasıtlı bir çıplak turist avı söz konusu değil yani. kafanı kaldırıyorsun, karşında çıplak turist. o da insan, onun da gözü var gören cinsten, allahın emri göz göze geliyorsun. adam ya da kadın balkona çıplak çıkmaya çekinmiyor, ama göz göze gelince pıtır pıtır içeri kaçıyor. bundan sonra da manzara olarak senin payına kabak gibi ay gibi bir turist kıçı kalıyor. burda çıplak göte doydum, bir yıl görmesem aramam.

istanbul'a arabayla gidicektim bir seferliğine. taşınacak bir dünya eşya var diye. en son sefer otobüsle gittiğimde sırtımda bir, elimde bir diğer bavul, vücudumun çeşitli yerlerinden de tomb raider misali sarkan üç çantayla neredeyse öleyazıyordum, bundan daha fazlasını kaldıramam bu sefer. sabah 7'de yola çıksam, öğlen istanbul'da olurum, öğleden sonra boğaziçine gidip hocayla konuşur, o işi de bir an önce aradan çıkartırım diye düşünüp duruyordum. ammavelakin bugün öğrendim ki istanbul'da boğaz köprülerinde parayla geçiş diye birşey kalmamış artık. benim nerden haberim olsun. tamamen de tesadüf eseri öğrendim zaten bugün de. "istanbul'a arabayla gel tabi canım, otobüsle on sefer gidip gelip mi taşıyacaksın o kadar eşyayı" diye beni gazlayıp araba seyahati fikrini aklıma sokan ankaralı ve istanbullu arkadaşlarım; bunu hiç okumayacaksınız ama olsun, insan söyler, ben nerden bileyim. çarşamba akşamı ankara'dayım, eşyaları toparlayıp perşembe sabah yola çıkacağım. bankaların şu telefonlu müşteri hizmetleri bayram süresince çalışıyor mu, yarın göreceğiz. kgs mıdır nedir, onun kartını hemen bankaya gider gitmez alabiliyorsam iki saat geç çıkarım yola, napalım. alamıyorsam da artık bulurum umarım bir yolunu. en olmadı otobüs fikrine dönerim yeniden.

hemen hesaplayayım. yirmi üç yıldan sonra, hayatımda ilk defa artık öğrenci değilim. ilkokula üç yaşında başlamadım hayır, kreşten itibaren hesaplıyorum. çok garipmiş. bizimkiler toplu mailleşiyor, harçları ne zaman yatırıyoruz, ders seçmece ne zaman, diye. ben de garip garip bakıyorum. ilk başlarda bayağı bir paniklemiştim, hayatımda öğrenci olmaktan başka bir tam zamanlı meşguliyetim hiç olmadığı için. ama şimdi düşündükçe keyifleniyorum. birileri bir yerden çıkmış, "al sana koca bir yıl, bugüne kadar yapmak için kudurduğun, ama bir türlü zaman yaratamadığın ne varsa uğraş dur" diyerek bana mucizevi bir hediye vermiş gibi hissediyorum. gerçi tabi bunun bir yılla sınırlı kalacağı kesin değil. belki de ara veren çoğu kimsenin yaptığı gibi ben de tamamen vazgeçerim, bilmiyorum. para işlerini bir şekilde yoluna koyarım nasılsa. istanbul'a gider gitmez üç günlük bir işim var, ardından da üç haftalık bir bilgisayar başı çabalaması, parası da iyi gayet, ama ta kasım başında alacağım. ondan sonrası için birşeyler de bir şekilde bulurum. şu mülakatlara gittiğim gün bir kadınla tanışmıştım. sohbet ederken "istanbul'un taşı toprağı altın, bir iş elbette bulursun" demişti. sonra, kadınla sabahki sohbetimizi akşam vakti zeynep'e anlatırken bunu da söylemiştim de, iki gün boyunca bu anlattıklarım aklına her geldiğinde "kadın harbiden de bu şekilde mi ifade etti" diye şaşırıp durmuştu, kendisi de aslında aynı şeye inansa da. adı ister "istanbul'un taşı toprağı altın" olsun, ister "istanbul'da çok fazla yapılacak iş var, birini illaki tutturursun" olsun, birşey çıkar işte. bakalım.

istanbul
hosting