28 Eylül 2009, Pazartesi
saat: 22:55


80'lerin ortasında doğan çocuklardık.

İstanbul'un orta yerinde, eskilerin "maarif mektebi" dedikleri okullardan birinin bahçesinde koşturup duran çocuklar...

Dünyalarımız arasında gerçekten de "dünyalar kadar" fark olsa da, "ayrım" nedir bilmezdik.

Hepimiz aynı Migros otobüsünün peşine takılır, aynı bağcıklı ayakkabıları giyer, okulu asmayı öğrendiğimizde aynı yerlere giderdik.

Hepimiz, her akşam Şeker Kız Candy'nin ardından Şirinler'i seyreder; izin alabilirsek Cuma geceleri Olacak O Kadar'a dalıp gider, Parliament Pazar Gecesi Sineması'nın orta yerinde yataklarımıza gönderilirdik.

Yaşadıklarımız, yaşantılarımız aynıydı. Haftasonu anılarımız aynıydı. Hayallerimiz başka başka olsa da; çıkış noktası aynıydı: Biz yapacaktık!

Yani... Bir şeylerin mirasından filizlenmeyecekti hiçbir şey. Yıllar ve yıllar boyu okuyacaktık. Sonunda o okulların kapısından çıktığımızda elimizdeki tek şey; kendi gücümüz olacaktı.

Biz... Farksızdık.

Akın, karşı binamızdaki kapıcının çocuğuydu. Merve'nin annesi Taksim'in orta yerinde bir eczaneye sahipti. Babası ne iş yapardı hatırlamam. Ama her Cumartesi sınıftan birilerini yelkenlisine davet eder, Boğaz'da dolaştırırdı.

Elif'in babası bir yerlerde bir şey müdürüydü. Yasemin, babaannesiyle yaşardı. Ailesinin yurtdışından O'na gönderdiği renk renk kitaplarla dolu bir odası vardı. Hamza'lar Doğu'daki bir yerlerden göç etmişti. Onu sevmezdik. Sevmezdik de... Sümüklerini yediği içindi bir tek...

Ailelerimize dair bir sosyo - ekonomik durum eğrisi çizseler, grafiğin her noktasında kendine yer bulacak birileri çıkardı. En dibinde... En ucunda...

Ama dedim ya... Biz, çocuklardık.

Farksızdık.

Bugün üzerine Cevahir Alış - Veriş Merkezi'ni inşa ettikleri büyük çukurdaki kayaların arasında öpüşmüştük hepimiz ilk kez. Hepimizin Fulya Yokuşu'ndan bisikletle inerken kafamızı gözümüzü nasıl kırdığımıza dair bir anısı vardı. Fame City'de hepimiz aynı kurbağaların kafasına vurmuştuk. Capri Sun poşetlerini şişirip şişirip patlatırdık hepimiz ve hepimiz boğulana kadar patlayan şeker yerdik.


Neden, bilmiyorum...

Yani babasının en hafif tabiriyle bir yelkenlisi olan Merve ile apartman aidatlarından maaşını alan Hüseyin Efendi'nin oğlu nasıl hiçbir farklılık, hiçbir ayrımcılık hissetmemişti.

Belki de ülke güzel bir yerdeydi. "Özal'lı Yıllar"daydık ve o tonton amca nasıl yapmışsa yapmış; herkesin iyi paralar kazanmasını ve ortalamanın üzerinde bir hayat sürmesini sağlamıştı.

Belki ithalat yeni yeni başlamıştı. Fark yaratabilecek objeler sınırlıydı. Yani... Hamza'nın MonAmi seti 12'liyken Merve 48'lisine sahip olabiliyordu sadece. Belki de Yasemin'de ikisi zenci olmak üzere yirminin üzerinde Troll bebek varken Akın en fazla üç tane alabilmişti. Hepsi bu...

Belki de öğretmenimiz muhteşem bir kadındı. Beslenme çantalarına muz koydurmamak o yıllarda çoğu okulda geçer bir uygulamaydı ya... Sadiye Kalyoncu işi biraz abartmıştı. Hamza defterlerini gazete kağıdıyla mı kaplayabiliyordu sadece? O halde hepimiz gazete kağıtlarıyla kaplamak zorundaydık. Hamza kantinin önünde kendini kötü mü hissediyordu? Kantin kapatıldı. Troll'leri okula getirmek yasak. Önlüğün üzerine okulun hırkalarından başka şey giymek yasak. Spor ayakkabı yasak. Okul gezileri mi? Şaka yapıyorsunuz...

Sebep ne olursa olsun.

Biz, farksızdık.

...ve biz, belki de "koşulsuz mutlulukla dolu bir çocukluk" yaşayan son kuşaktık.


Bu sabah işlerimi bir yana bırakıp birinci sınıfa başlayan kızkardeşimi kolejine götürdüm.

Maarif'e yazdırmayı bir an olsun aklımdan geçirmedim. Dokuz yaş düzeyine inen sigara kullanımı, on iki yaşa inen "hafif" uyuşturucular, tekmelerine ve yumruklarına güvenmek yerine maket bıçaklarına güvenen on yaş grubu, öğretmene kafa tutan ilkokul beş'ler...

Kolej..? Kötünün iyisi. En azından Kurtlar Vadisi kareklerlerini kendine rol model biçmiş çocuklar, her koridorda dolanan güvenlik görevlilerince dizginlenebiliyor. En azından, kızlara "büyüyünce Demet Akalın olmak" dışında bir hayal verilebiliyor.

Verilebiliyor da...

Duvarları üç metreye yükseltilmiş, demir kapısı iki aşamalı açılan, her noktası kameralar sayesinde internetten canlı olarak izlenebilen bu binada; bir dünya verilebiliyor mu?

Ailelerinin işlerini, varlıklarını "diğerleri"ne karşı bir kalkan olarak kullanmak zorunda bırakılmış, etnik kimlikleri alay ve düşmanlık konusu etmiş o ufak çocuklar, "beraber ve mutlu" olabiliyor mu..?

"Ayrımcılık" konusu ile ilk dersi veren Türkçe öğretmeni, "Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek" deyimini biliyor mu..?


istanbul
hosting