01 Ekim 2009, Perşembe
saat: 19:19


üç gündür hiçbir yere sığamayıp, mutsuzluktan mutsuzluğa koşmama rağmen şu an keyiften dört köşe olmamın iki sebebi var. birincisi, bir saat kadar önce, beşiktaş'ta dolanıp çay içmek için ölürken ve paramın iyice suyu çekmesi yüzünden bir cafeye girip çaya maliyetinin on katı para vermek istemezken, ara sokaklardan birinde civardaki esnafın 'takıldığı' bir çay ocağı bulmam. burada anahtar kelime 'çay'dan ziyade esnaf. sadece tek bir masa var, bir sürü tabure, ortada da bir kültablası. hemen bir tabure çektim, sağda solda dikilen esnafla selamlaşıp bir de çay söyledim. kendimi ankara'da pirinç han'da gibi hissettim bir an, daracık bir sokağın daracık kaldırımında oturduğumu hesaba katmazsak. keyiften dört köşeliğin ikinci sebebiyse, gözümün önünde bir trafik kazasının cereyan etmiş olması. şu küçük kamyonetlerden biri, o daracık sokaktan geçmeye çabalarken, sağda park halinde duran kocaman motorsikleti nasılsa görmedi, motorsikletin aynasını ta dibinden koparıp götürdü. esnaf hemen durdurdu adamı. apartmanın birine, motorsikletin sahibi adama "seçkin! seçkin!" diye bağrıldı. merakla ve keyifle izliyorum ben de olan biteni. keyfin sebebiyse, üç gündür öyle bir boşlukta hissediyorum ki kendimi, dört bir tarafım ne kadar hareketli olursa olsun, hiçbir şey boktan hissetmemi engelleyemiyor bir türlü. nasıl bir psikopat ruh haline sahibim ki böylesine bir kaza keyfimi yerine getirebiliyor, onu da bilmiyorum. sonracıma, seçkin evden çıplak ayaklarla zıplaya topallaya geldi. ayağını burkmuş da meğersem, istirahat ediyormuş, ayakkabıyı bırak çorap bile giyememiş. seçkin denilen adam da izbandut gibi. üstünde kuru kafalarla dolu bir tişört. saçlar uzun. kavga mı çıkacak yoksa diye bekliyorum ben de. bu aşamada iyice keyiflendim mi yoksa huzurum mu kaçtı, bununla ilgili herhangi bir açıklama getirmeyi de reddediyorum. ama o seçkin bir kibar adammış, ses tonu bir yumuşakmış, anlatamam. sohbet, gırgır derken hallettiler işi. yamahanın servisi arandı, yedek parçanın fiyatı soruldu, bir ayna 100 euroymuş, ama adama 150 tl ver yeter dedi seçkin. iyice keyiflendiğimi ve o kadar keyiflenmiş olmamın artık dışardan bariz bir şekilde fark edildiğini anlayınca ben, az önce yumuşacık geçiştirilmiş o kaza deneyiminin öfkesi "ne gülüyon lan"ın çeşitli varyasyonları aracılığıyla bana yönlendirilmesin diye kalktım ben de artık. en son ayrılırken, zabıt tutmak için kağıt iki tarafta da olmadığından, taksileri durdurup 'sen de var mı abi' diye soruyorlardı.

son iki gündür bilmemkaç kilometre yol teptim. bir gün kendimi sahil yoluna verdim, ertesi gün eminönü'nün ara sokaklarında kayboldum durdum. insanları izledim. birkaç semt daha öğrendim. bir iki otobüs durağı ve güzergahı keşfettim. yolda sürekli durmak zorunda kalmadan yürümenin birkaç sırrına vakıf oldum. birkaç esnafla muhabbet ettim. hangi lokantada nasıl yemek ısmarlamak gerektiğine dair altın kurallar keşfettim. ama şu günkü kadar keyiflenememiştim bir türlü. hazır değilken boşluğa düşmek feci birşeymiş arkadaş. aslında hazır değilken bile denmez benim durumuma ya neyse. yarın ve haftasonu eğitim var, bütün gün kendimi zorlamak ve ne kadar mutsuz hissettiğimi fark ettiğim anlarda dikkatimi dağıtmak zorunda kalmayacağımı bilmek içimi rahatlatıyor. pazartesi geri dönüyorum zaten. kgs kartımı bile aldım bugün. birkaç gün takılıp, şu festival kitabıyla ilgili işleri hemencecik halledip gerisin geri dönmeyi planlıyordum başta, ama sanırım bir hafta-on gün kadar kalacağım ankara'da. şöyle biraz eski tanıdık depolarım, 'pek iyi hissetmiyorum' muhabbetlerine girişip kafa şişirecek kredimin olduğu birkaç insanla konuşur dururum, öyle dönerim. çok güzel birkaç ev buldum, kiralar da süper. ankara'da parayı ne zaman alacağım meselesini kesinleştirebilirsek eğer, döner dönmez o evlere de bir bakarım. iş meselesini de halletmem lazım. acaba önceden de bu kadar sık 'ne iş yapıyorsunuz' diye soruluyor muydu bana, yoksa 'öğrenciyim' cevabını alışmışlıkla, neredeyse bilinçsizce verdiğim için mi bu soruyu artık bu kadar sık fark ediyorum bilmiyorum, ama ne kadar çok insan ne iş yapıyorsun diye soruyormuş yahu. bazen hala öğrenciyim diyorum, bunun bazı cafe ve lokantalarda 'o zaman beleş çaya hak kazandınız' anlamına geldiğini keşfettiğimden beri; bazen de kırk saat anlatıyorum. iş meselesini benden önce zeynep çözecek gibi duruyor ama. dün gece eve geldi, beni öleyazarken buldu, 'ben arkadaşımı sıkıttırtırmam ulan' gibi bir cümle sarf ederek sabah 4e kadar birşeyler arandı durdu. işin garibi buldu da birşeyler. bakalım. yoldaymış şimdi kendisi, ikide bir arayıp evde şu var mı, bunu alayım mı diye soruyor. bir gelsin de, belki çıkıp dolanırız biraz.

istanbul
hosting