04 Ekim 2009, Pazar
saat: 23:17


burada sonbahar, gerçek sonbahar, bizim kış diye bildiğimiz şey aslında... rüzgar, soğuk, rutubet denizin üstünden insanın yüzüne yüzüne esen, iliklerine işleyen... boynumda atkı, bu senenin siftahı, elimdeki kahve o kadar acı ki sıcağı kadar yakıyor içimi soğukta. üstümdeki ağırlığı kahve de atmazsa hiçbir şey atamayacak gibi. kalktığımdan beri vücudumdaki her kas, her eklem kımıldamaya üşeniyor. tarifsiz bir uyuşukluk hissi. ya hasta olmaya yelteniyor bünye, ya da olmamaya... gökyüzünde bir sonbahar karanlığı, bulutlar bile üşeniyor sanki yağmur yağdırmaya, birkaç damla silkeleyip silkeleyip bırakıyorlar. ben de aynen öyleyim. elime aldığım her şeyi iki çevirip bırakıyorum. yaptığım bir tencere kıymalı patatesi saymazsak son beş saattir sadece tavana bakıp ne yapsam diye düşünüyorum, bir türlü bir şey beğenemiyorum. kıymalı patates de tam üşengeç yemeği zaten, atıyorsun her şeyi tencereye pişiyor da pişiyor, benim gene yaptığım bir şey yok. (ama bu seferki güzel olmuş allah için, havuçlar iyi pişmiş, patatesler parçalanmamış...)ulan bari bu aralar okuduğum kitap güzel bir şey olsa da ona kaptırsam biraz şöyle, ama nerede... salak bir star trek kitabı, bir türlü bitmediği gibi topu topu 50 sayfa kaldı diye bırakamıyorum da. sirk tayfasından desen haber yok, onlar da uyuşup kaldı herhalde son birkaç günden sonra. evde darlanıp kendimi hava java'ya attım belki kafein ve ortam kıçımı toplar biraz diye ama dur bakalım, hayırlısı...

istanbul
hosting