|
08 Ekim 2009, Perşembe
saat: 02:04
ankara'dayım birkaç gündür. hemen dönerim diye varsaymıştım, ama sanırım planladığımdan biraz daha uzun kalacağım. şu başvurduğum iştekiler atla gel demezlerse şayet. şimdilik kitap işiyle uğraşıyoruz. iş biter bitmez okula fırlıyorum, birazcık nefes alabilmek için. herkes söz birliği etmiş gibi elini ayağını çekmiş okuldan. kantinde oturup ağzım açık yeni öğrencileri izliyorum. akşamüstü lafladık da biraz bu konuyla ilgili; üniversiteye giren herkesin o ilk yaşadığı "boş akıl" deneyiminden farklı olarak "olmuş da gelmiş" izlenimi ediniyorum ben. tanıdık birilerini bulmak imkansız değil pek tabi; kütüphaneye gittin mi birkaç kişi illaki çıkıyor. toplu bir önünü görememe sürecinin bir parçası olduğunu fark etmek biraz nefes aldırıyor. bilmemkaç bin kilometre ötede yaşıyor olsa da, birileriyle gönlünden nasıl geçiyorsa öyle konuşabilmek yüreğe biraz su serpiyor evet. ne zamandır içime dert olmuştu, ki o ne zaman altı ay gibi bir süre. sonunda geçenlerde mail atabildim oralia'ya. cevap yazmış bugün. arkadaş nasıl güzel birşey yahu. bu gerçekten çok az insanda yakalanabiliyor. birine bir sıkıntını, derdini anlattığında, o dinleyici kişisinin bunu kendi üstün yaşam deneyimlerini aktarma fırsatı olarak görmesine veyahut da soru üzerine soru yağdırmasına, bu da olmazsa nasihatten nasihat beğen tavrına girmesine ifrit oluyorum. bir bırak arkadaşım, ben içim ne kadar el veriyorsa o kadar döküleyim. öbür türlü, anlattığın herşey sanki bir başkasına hizmetmiş gibi oluyor, sinirleniyorum. sadece bir taraf konuşsun, öteki de ilelebet sussun demiyorum pek tabi, ama hani gidişatı anlatıcının eline bırakmak lazım sanki, süreci, kendinden bahsetmenin tam zamanı olarak algılamak yerine. işte, oralia'nın mailini gördüğümde de nasıl rahatladım. yüz yüze konuşmaktan ziyade yazıyor olmanın da verdiği rahatlıkla muhtemelen, kendimden beklemeyeceğim kadar açılmıştım gönderdiğim mailde. istediği köşeyi istediği gibi evirir çevirir, bak şunu dinle der, o ne bu ne der, şöyle bir insan olabilseydin böyle olmazdı derdi istese. öyle yapmamış. neyse ne işte. bu beni ifrit eden dinleyicilik şekli, muhattap olunan insanın yeni biri olduğu algısından mahrum insanlarda oluyor bence. hepimiz birşeyleri bir başımıza yoktan yaratan biricikler olduğumuzdan değil, ama farklı kombinasyonlar olduğumuz için farklı bir tutum gerekiyor işte, karşındakini, varsayımlarından elinden ne kadar geliyorsa o kadar arınıp tanımak gerekiyor. en yakın arkadaşı mı oluyor artık çerçevesi/doğrusu, kendisi mi, eski sevgilisi mi, kafasındaki 'benim dışımdakiler' prototipi mi, neyse ne artık, sadece ordan bakarak konuşan insanlar çok bunaltıcı geliyor. bu tarz insanlarda sevecenlik, insani bir yumuşaklık bulmak da çok güç bak. sonra yok efendim benim konuşmaya çok ihtiyacım varmış da o yüzden bir saat tahammül ediliyormuş. ben bayılıyorum çünkü karşımda çıkardığı her sesle veya iniltiyle 'bıktım' diye bağıranla konuşmaya. bugün okulda çok uzun zamandır görmediğim, bazılarıyla bir zamanlar tanışmış olduğumuzu bile unuttuğum pek çok kişi gördüm. çay içip muhabbet ettik uzun uzun. zaten onları izlerken birdenbire fark edince tokat gibi indi. bır bır konuşmaktan ziyade o sevecenlik, duruştaki o rahatlık ve açıklık, karşısındakini değerli zamanını çalan bir yük gibi hissettirmeme hali, herşeyin bir ispata dönüşmemesi insanı rahatlatıyor. sakinlik hissi de, kıymetli olan tek şeyin hep beraber sohbet ediyor olmak olduğu gerçeği de huzur vericiydi. yarın sabahın köründe gitmem lazım, şu kitap işi için. bunların çalışma ortamı da bir garip arkadaş. enterasan bir keyif alma hali var. çalışıyor olmaktan değil de, işte hep beraber balkona kaçıp toplu bir muhabbete koyulmaktan mesela. mehmet'ten alıyorum dedikoduları bazen, kavgaları eksik olmuyormuş aslında, ama ben ne zaman gitsem aksine denk geldim hep. ne kadar orda bulunmam gerekecek hiç kestiremiyorum. işim erken biterse yeniden okula fırlarım olmadı. ne mesut hocayla ne de begüm'le buluşamıyoruz bir türlü iki gündür; şansımı bir de yarın denerim. | ||
|
|
||