|
10 Ekim 2009, Cumartesi
saat: 01:18
havadan başka her şeyin sakin olduğu bir gün, ki hava hiçbir zaman sakin değil burada sanırım... yetmiş beşinci defa dalıp eski ayakkabılarımla çıkıyorum evden, altlarındaki yamalara rağmen çok fena su alıyorlar. yeni ayakkabılarım da var aslında ama bunlar çok rahat, vazgeçemiyorum... eti puf'u evde uyuklar vaziyette bıraktım. ilk birkaç gece inatla kafesini yatak odamda tuttum, özlemişim kemirgen seslerini, ama bu hergele ne kağıt cırtlatıyor ne de kafesin demirlerini dişliyor şansıma. varsa yoksa tekerleği, dön babam dön bütün gece... pek de güzel çıktı serseri, seyrek beyaz tüylü, bir tek kulaklarıyla gözlerinin etrafı siyah rakun gibi, azcık da sırtında kırçılı var. gözleri de kırmızı. macey gibi salakça bir isimle geldi bana, ama ben ilk gün kendisine bakıp "bu ne biçim hamster lan hindistancevizli eti pufa benziyor" şeklinde bir tepki verdiğim ve daha iyi bir isim bulamadığım için şimdilik eti puf olarak kaldı. topitop'la beraber hayvanata şeker çikolata ismi verme adetim devam ediyor böylece. bir de çantada cepte bonibon misali bir yorkie bulursam tam olacak. böyle abuk bir ruh halindeyim işte günce. nöbetteyim, eve tıkılıp yanımda saatli bomba gibi bekleyen telefona bakıp duracağıma hava java'ya attım kendimi, elimde naneli çayımla oturuyorum. mektup yazasım yok, hikaye yazasım hiç yok, ne bok yiyeceğimi bilmez durumdayım. vincent gelse bari de salak sulak konuşsak biraz, kafam dağılsa. eve gidip erken mi yatsam diyorum, uyuyunca vakit daha çabuk geçer, nöbet daha çabuk biter diye. ama tam uyuyunca da telefon çalarsa daha beter olacak, uyanık yakalanmak daha iyi. en iyisi geç yatayım ben bu gece evet, yarın tatil nasıl olsa uyurum elbet... (geç yatmak da güzel hoş da nasıl vakit geçirmeli ki? dur ben en iyisi heroes filan açayım... beheeyyy...) | ||
|
|
||