|
15 Ekim 2009, Perşembe
saat: 23:38
kimseyi tanımazken herkes bana güzel. birisinin herşey gönlünce olsun genç arkadaşıyım mesela. bunu okuyunca kıkır kıkır gülüyorum ben keyiften. bir başkası tabi canım biz de ne çok severizcilik yapıyor. ama bana fark etmiyor, onların söyledikleriyle kafamda hiçbir şey uyanmıyor. bir başkasını da benim bey'lik bir tarafım yok yahu nolur öyle deme bana'sıyla çok sevdim. şimdilerde kırk yıllık arkadaş gibiyiz, bir gör. gerçi o şimdilik bugünle son buldu muhtemelen. kendimi komün hayata vermeye karar verecek olursam eğer birgün, o zamana kadar en azından. yaş doksanı geçti mi, sağlıklı mı olmak iyi, en azından bir hastalığı olmak mı bilemiyorum. ilki için uğraşmak gerektiğini düşünüp ikincisinin daha iyi olabileceğinden bahsettiğim için, yadırganarak dinleniyormuşum. bir düşün o zaman arkadaşım, ben napayım. bugün bir uğur böceğine taktım kafayı, aman ne eğlendim ne eğlendim. balkonda birisinin paketinden ve sıkıntıdan sigara üzerine sigara yakarken bir baktım yerde birşey çırpınıyor. bir baktım uğur böceği. aldım hemen parmağıma. haşarata çocukluktan beridir merakım var. gerçi merak gibi de değil. daha küçükken psikopat bir ilişkim varken kendileriyle, o şimdi sadece korkmamaya evrildi. ama daha kreşteyken, uzaklaşan annemi pencereden izleyip, diğer her gün yaptığım gibi, beni orda bırakıp gittiği için salya sümük ağlarken, yerde çırpınan birşey görmüştüm de dikkatım nasıl dağılmıştı bir an, rüya gibi hatırlıyorum hala. sümük burundan sarkar haldeydi muhtemelen hala, ama bir heyecanla elime almamla, çırpınamakta olanın arı olduğunu elimi hemen oracıkta işaret parmağımı sokmasıyla anlamam arasında da fazla yoktu. ben sonra bayıldım diye hatırlıyorum, sonrası karanlık çünkü. ama belki de yaşın üç olması itibariyle sadece gerisini hatırlamıyorumdur. bugün de uğur böceğine atılınca aklıma geldi hemen bu. o sırada balkona nasıl güzel bir kadın çıktı, ilk kez görüyorum. toplantı için gelmiş, sigaraya çıkmış. kırklarında biri. gözünden, bakışından, dudağının kenarından güzellik akıyor. o da eğildi üzerime, beraber böceği izledik. sonra ben ona bu arı hikayesini anlattım, o da bana kendisinin efsunlu olduğunu anlattı. ama baktık, uğur böceğinin kanadı mı kırılmış ne, uçmuyor, canı isterse birkaç adım yürüyor. toprağı olan bitki baktık beraber, bulamadık. ben de kendisine folyoya bırakıp gittim, beş dakika aralıklarla dışarı çıkıp izledim. inanmazsın şu iş hala bitmedi. pazartesinden beri yarın son gün diye kandırıldığımı fark ettim. bugün kesin sondu. yarın gitmeyecektim bile. ama işverenim kafasındakileri benimle paylaşmayı bu zamana kadar gereksiz görüp bütün formatı bana bıraktığı için, ben de kendi kafamda ne kurguladıysam herşeyi ona göre hazır edip bitirdim bugün, ama benim yaptığımın kendi kafasındakilerle uyuşmadığını söylemeye ihtiyaç duydu en nihayetinde. şöyle yapalım'ı iki gün önce söylemiş olması ona birşey kaybettirirmiş gibi. şimdi bütün o soru cevapları, bütün notları, bütün dokümanları bir daha gözden geçirmem, hepsini en baştan bir daha okumam gerekiyor. ama şu işten öğrendiğim zibilyon kadar şey varsa, biri de sivil toplumun konuştuğu dili yazmayı bilmediğidir. gelen metinlerin yarısından fazlası başarısız bir şaka programı gibi. kıytırık metin değil ki bir de bunlar anacım, sizin resmi metinleriniz, insan ikinci kez okumaz mı. birkaçına bayıldım ama o ayrı, çok güzel yazılmış olanlar da vardı. dün de bölümdeki birkaç hocayla vedalaştım. vedalaşmaktan kasıt karşılarında duygu patlamaları yaşayıp saçmalamak. ama bende birşey var, karşımdaki anlattıklarıma gülmeye başlarsa, abuk bir zevk alıp daha da coşuyorum. bizim mesut hoca da biraz duvar mimikli olmasıyla meşhurdur malum. derste kantinde azıcık gülümseyecek olsun, karşısındaki birden seviniverir. sadece bende olduğunu zannediyordum adamın gülümsemesinden mutlu olma hadisesinin, ama yaygın bir tutummuş meğerse. dün odasında sohbet ettik uzun uzun. sohbet dediğim, benim ellerimi kollarımı sallaya sallaya heyecanla saçmalamama tekabül ediyor işte. adamın gülümsediğini gördükçe coştum. en son kahkahayı patlattığını görünce de dünyalar benim oldu. geçen sene dersin birinde gülme krizine girdiğini duymuştum, ama şehir efsanesi gibi birşeydi benim için. dün öyle sesli hareketli güldüğüne şahit olunca nasıl sevindim. herşey yolunda gitti mi insan sıkıcı biri olur çıkarmış, bana öyle dedi. biz döndüğümüzde 31dik, sen 33te dönsen ne fark eder ki dedi. bir de, iki yılını böyle geçirmektense, panik olup acele bir karar verecek olursan eğer, dört yıl sonra kendini nefret ettiğin birşeyle uğraşıyor bulman daha muhtemel, rahatla biraz, dedi. söylediklerini anladım anlamasına da daha tam sindiremedim. iş mevzusunda da birşey duyacak olursa hemen haberdar edeceğini de söyledi. mailimden iş sıkıntısında olduğumu anlayıp bir iki yere adımı vermiş bile. ondan aldığım gazla çağatay hocaya da uğradım, onunla da uzun uzun sohbet ettik. ya hocam öğleyin çıkıyorum evden, nasıl bir sıkıntı, bir köşeye çöküp salya sümük ağlayasım geliyor anlatamam'a kadar vardı iş. o da iyice uzaklara gitmemi önerdi. uzak olunca herşey daha çabuk olurmuş, onda öyle olmuş. bir iki hocanın daha kapılarında dikilip konuştum birkaç dakika. bakalım, bir daha ne zaman fırsat bulursak. gidişim pazara ertelenmiş oldu. geldiğimden beri uykumu bir türlü alamadım. gece evdeki atraksiyonlardan uyuyamayıp sabah da iş mevzusundan erkenden kalkıyorum. cumartesi uyuyacağım ama. dürteni tanımam. | ||
|
|
||