25 Ekim 2009, Pazar
saat: 00:48


Fâcire-i Dehr İstanbul, Dünyanın En Büyük Fâhişesi...Rus'un Çarıgrad'ı İstanbul...Bizans'ın, Osmanlı'nın başşehri, Stanpoli, Konstantinopol, İslambol...İstanbul...
İstanbul'a gidiyorum yarın öğleyin, şimdi ise "bekle bizi İstanbul" diyor bilgisayar hoparlöründen ses... Adını her duyduğumda bugüne dek, bana annemin memesinden ilk yudumlarımı hatırlatan, dünyanın asla değişmemiş iki beşerî kutbunu ortadan yarıp belirleyen şehir...
hayatım boyu unutamayacağım anlar ne yazık ki sınırlı, belki de iyi ki sınırlı...şimdi ikisi geldi aklıma: doğuştan kolsuz bir kız çocuğu vardı 3-4 sene önce bir televizyon haber bülteninde, kol yapmışlar bu fındık kabuğu gibi niteliksiz ve kusursuz yavrucağa...ve o kolları gördüğü ânı gösteriyordu televizyon, narkozdan uyanmış duruluk temsili lekesiz çocuğun... ve şunu hiç abartı olmaksızın hep hatırladım: ben hayatımda başka hiçbir zaman o kadar tam ve kesin bir mutlu bakış görmedim, sadece 3-5 saniye gördüğüm o bakış aklıma çivilendi kaldı...öyle ki o kesinlik, beynimde büyüdü büyüdü ve gözümde canlandırmakta zorlandığım oldu..şimdi hepten unuttum o görüntüyü, ama hâlâ yüreğimi kımıldatan şey aklımda kaldı hep; onunki kadar bir anda çığlaşmış, bir anda hududu çatlatıp fışkırmış bir bakış görmedim başka hiç ama hiç... ve ufacık unutulmazlar listesinindeki öbür an: İstanbul'da tam vapurdan inmek üzereyken çalan, sanki "ben bütün yeryüzünü bürümeye ahdettim" diye nâra basan bir keman sesi,,, "Bir İstanbul Masalı" müziği, ve o anki sessizlik devreye girdi sırası gelince görevini yapmaya hevesli, ve o sahne, bana kendini unutturmamaya hevesliydi, keman umutlanmada haklıydı, bir an razı oldum boyun büktüm, sorsalar inkâr edemezdim, bütün yeryüzünü bürümesi ne mümkün diye...keman coştukça, nefesini bile sessizzz usulll olmaya terbiye etti oradaki yüzlerce kişi, vapur yanaştı, keman, sessizlik...ve yanımda sevgilim: öpmeye doyamadığım, ve keman gibi, sessizlik gibi, akşam ezanı gibi, görevini harikulâde yerine getiren, öpmeye doyamadığım sevdâlım...
işte yarın İstanbul'a gidiyorum, ama hastaneye...sevgilime değil, hastaneye. galiba 3 hafta kadar yatılı tedavi olacağım. ve bir gerçek de şu ki sevgilim artık eski sevgilim... ha gerçi ömrümdeki ilk sıralarda yer alan ve körlemesine dalıp kapılıp savrulduğum birkaçı hariç, giden yiten aşkın ızdırabını görmezden gele gele, noktalanma ânından en fazla 1 gün sonra tesiri kalmıyor henüz 1 gün önceki ayrılık kıvılcımının. fakat bir noktadan sonra farkına şimşekler çakarak varıyor insan; İstanbul ve sevgili ve sahneler ve değişip duran duygular, çabalar, bir de bir şekilde insanın algısına muhatap olmuş her şey, buna insanlar da dahil,,,hepsi de oyalayış, ve algılayanın, yani bizim hâlimiz: oyalanış...
elbet düşünmüşümdür, "hiçbir şey yok" diyenleri, "bu dünya rüya, uyanacağız sonunda" diyenleri...kızdığım çoktur bu laflara, "rüyaysa rüya, oturup uyanmayı mı bekleyeceğiz malak malak!" şeklinde. insanları mutsuzluk yoluna sürdüğünü ve artık sündüğünü, bomboşlaştığını farkediyor herkes. "evren biziz, Tanrı'yız, evren hizmetçindir" gibi, bilgiden, sağlamlıktan bir parça olsun nasiplenmiş kişileri artık güldürmeyi bile başaramayan zırva kusuşlar kim ne derse desin yıkımlardan sorumludur son nesildeki. ama gelgelelim, akılda her dâim durması, kaybolmaması gereken bir korku lambası durmalı.

istanbul
hosting