|
25 Ekim 2009, Pazar
saat: 03:06
Aslında bu günce hoş bir tartışmanın alçakgönüllü bir parçası olmak adına yazılacaktı. fakat güncede gezintim sırasında bir günceye yapılmış olan yorumların beni rahatsız etmesinden dolayı öyle olamayacak. tamamen kendi keyfim için almaya devam ettiğim bir not dizisi olacak. çünkü bizim gibi düşünmeyen insanlar hep lisede mantık dersi almadıkları için bizim gibi düşünmüyor değillerdir. diğer bir deyişle ben çok mantıklıyım o yüzden savunduğum tüm politik tavırlar da mantıklıdır benim savunduklarımı savunmayanlar da sadece mantıksızlardır demek akpye ak parti demeyenler ahlaksızdır demeye çok feci teğet geçer. ki bu sakıncalı bir söylem olmasından da ötede benim komiklik tasvirimin tam da göbeğine oturur. meşruti monarşilerden demokrasiye doğru yüzyıllar süren siyasal evrimin hangi sınıf ve hangi çıkarlar tarafında tetiklendiğini analiz etmeden günümüzde demokrasi adını verdiğimiz yönetim biçimini tam ve doğru okuyamayız. meşruti monarşiler sultanın ya da kralın elinde bulundurduğu sınırsız ve mutlak hakların bir meclis yoluyla denetlenmesini ve bir akde bağlanmasını ortaya çıkarmıştır. buradaki konu özü itibariyle şudur, sultan ya da kral iktidarını mutlak kudret olan tanrıdan almaktadırlar. fakat kralın bu kadar güçlü bir iktidarı elinde bulundurması sanayi devremi ertesinde ortaya çıkan ve üretim araçlarına sahip olmaya başlayan burjuvanın pek de işine gelmemiştir. bu anlamda anayasal süreçlere giren ülkelere baktığımızda gördüğümüz temel gösterge sanayi devrimini en erken geçiren ülkeler olmalrıdır. yani bu ülkelerde burjuva hızla oluşmuş ve çıkarlarını korumak adına girişimlerde bulunmaya başlamışlardır. bütün bunların bir sonucu olarak tanrıdan alınmış iktidar kademe kademe yeryüzüne indirilmeye başlanmış ve anayasal düzenlerle yazılı akitlere dönüştürülmüştür. iktidarın tanrının gölgesi olan kraldan alınıp yeryüzü güçlerine verilmesi de laisizm adıyla bilinen fikir akımını başlatmıştır. tam da bu nedenlerden dolayı bugün ama özellikle soğuk savaş ertesinde ülkelere dayatılan demokrasi kavramı halkçı ya da eşitlikçi ya da insandan yana değildir. bugün demokrasi dediğimiz kavram burjuva haklarını savunan ve o grubun çıkarları için ulus devletleri kullanan bir yapılanmadır. enerji uzmanlarının sık sık söylediği üzere bp ile ingiliz hükümetinin çıkarlarının çatışması halinde bp nin çıkarlarının gereği yerine getirilir. zaten ulus devletlerin kurulma devresi de burjuvanın demokrasiyi desteklemesinin sebeplerini içinde barındırır. çünkü küçük küçük toprak parçalarından oluşmuş derebeylikler rejiminde üretim yapan herhangi bir tüccar malını ülkenin diğer bir bölgesine taşıyana kadar yüzlerce derebeyine vergi ödemek durumunda kalmaktaydı. bu vergilerden bezen tüccarlar yani burjuva bu sınırların yıkılmasını öngördüler. sınırlar yıkılıp yetkiler kralın elinden alındıktan sonra yetkiler ikinci bir mistifikasyon sürecine tabi tutuldu ve halka verildi. halk artık kendi kendini yönetecekti. halkın kendi kendini yönetecek olmasının içindeki laisist nüve işte tam da budur. artık halk tanrının tahakkümünden özgürleşmiştir. bu anlamda halk kendi kendini yönetebilecektir. bütün bunlar osmanlı coğrafyasında net sınırlarıyla böylece yaşanmadığı için ülkemizdeki bir çok tartışmada kavramsal boşluklar ebediyen kapanmayacak büyüklüklerde kalmaktadır. bütün bu sürece bakıldığı zaman marx’ın alt-üst yapı ilişkisi olarak tabir ettiği ekonomi-politik ilişkisi tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkar. demokrasi ve liberalizm birer üst yapıdır alt yapıda burjuvanın ekonomik prensipleri rol oynamış ve üst yapıyı kurmuştur. diğer bir ifadeyle sınırların kalkmasının gerekliliği liberalizmi doğurmuş liberalizm de tanrıdan alınan yetkinin halka verilmesini uygun görerek demokrasiyi doğurmuştur. liberal demokrasilerin ilk ortaya çıktığı ülkelere baktığımızda da yine gözümüze netlikle çarpan bir ortak yön vardır. bu da sömürgeci olmalarıdır. sebebi çok basitçe söylemeye kalkarsak sanayi devriminin hızlı üretimi için hem hammadde arayışıdır hem de ürettiği malı küçük içpazarı dışında başka pazarlara da taşımak gayesidir. tıpkı liberalizm-demokrasi ilişkisinde varolan alt-üst yapı ilişkisi burada ortaya çıkmakta ve liberal demokrasilerin sömürgeci olması sonucunu doğurmaktadır. rosa luxemburgun zamanında ya sosyalizm ya barbarlık dediği ilişki sanırım buradan kaynaklanmaktadır. siyasal sistemler üzerine kurulmuş ekonomik sistemlerin arzu ve istekleri doğrultusunda evrimleştikleri için kapitalizm demokrasiden vazgeçemez ve demokrasiler de kapitalizmden. ve bu simbiyotik ilişki de ürün olarak sömürgeciliği dayatır. buradan hareketle dünyada kurulmuş olan bütün refah devletleri (refah toplumları) sömürgeci geçmişlerinin üzerinde oturmaktadırlar. avrupada ya da amerikada kurulmuş barışçı ve refah içindeki toplumsal düzenler yalnızca barış içinde yaşayabilecek kadar fazla kan dökmüş olduklarının bir göstergesidir. batının insan hakları kavramını çoğu kez bu görüşten gözden geçirmek faydalıdır. küçük bir örnek olarak yakın tarihten iranda kurulan savak örgütü verilebilir. savak ın kuruluşunda norman schwartzkopf irana giderek bizzat görev almış ve şahın halkı sindirmesini güçlendirmek adına savak ın kuruluşuna destek vermiştir. fakat bundan bir kaç yıl sonra başkanın değişerek nixon olması ve değişen ilişkiler bazında nixon irana şah rejimine insan haklarına saygılı olmasını şart koşmuş ve şahın devrilişini tetiklemiştir. binlerce farklı örnekle desteklenebileceği üzere batılı devletlerin insan hakları kavramı fazlasıyla kaypak ve çifte standartlıdır. tekrar belirtmek ve bağlantıyı kurmak gerekirse batılı refah toplumları insan haklarına olan saygı ve sevgilerinden ya da demokrasiye olan sonsuz bağlılıklarından dolayı refah ve barış içinde yaşamamaktadırlar. bunun tek nedeni bu toplumların devasa sömürgeci yapılar kurmuş ve bu yapıları mahir bir şekilde yönetmiş olmalarıdır. sırf bu nedenlerden dolayı bile demokrasi sanayi devrimi aşamasını geçirmemiş toplumlarca binlerce kez sorgulanması gereken bir dinamiktir. sanayi devrimi geçirmiş toplumların bireyleri için ise iki seçenek mevcuttur sömürüyü destekleyerek refah toplumunun sürdürülmesine katkıda bulunmak ya da sistemi baştan aşağı tekrar tartışmaya açmak. politika bir kavram olmanın ötesinde bir felsefe alanıdır. çünkü insanın yerleşikliğe geçişiyle birlikte iktidar hep önemli problemlerden biri olmuştur. fakat politik felsefe tarihi boyunca ortaya atılan fikirler de hep tartışmaya açık ve netlikten uzak olmuşlardır. belirli yaklaşımlara ve yöntemlere göre kişiler sorunları çözmenin farklı yollarını öne sürmüşler ve bu öne sürdüklari yöntemlerde de derin boşluklu alanlar bırakmaya özen göstermişlerdir. çünkü farklı koşullar farklı yöntem ve analizleri gerektirir. diğer bir deyişle çözümünüz ne kadar net ve keskinse ve o kadar çözüm olmaktan uzak ve kısa ömürlüdür. platon ve aristo iktidara bir türlü yaklaşırken macchiavelli başka bir türlü yaklaşmış foucault ve derrida ise yaklaşmaktan çok uzaklaşmayı denemişlerdir. yani politika biliminin ve felsefesinin çok temel bir dinamiği olan iktidar bile olmazsa olmaz değildir noktasına gelinmiştir. bu anlamda bir üst yapı olarak tabir ettiğimiz politika ekonomik evrimleri taklit ederek yenileşir ya da düşünürlerin bir miktarda olsa ütopik alemlerinde netlikten azade bir biçimde yeniden ve yeniden tanımlanabilir. dış dünyadaki gerçekler elbette politika için hayati önemi haizdir. fakat dış dünyanın gerçeklerini yıkmak ya da yeniden yaratmak da politika hakkında düşünen neredeyse bütün düşünürlerin ortak eylemidir. foucault iktidarsız bir hareketten bahsettiği dönemlerde bir çok tarafça anlaşılamamışken foucaultdan bir kaç on yıl sonra brezilyada bir grup öğretim üyesi dağlarda örgütlenerek ezln yi kurdu ve iktidarsız bir chiapas yönetimini hayata geçirdi. demokratikler mi? yoksa halkçılar mı? demos kratus demek her zaman halkçı bir söylem midir? bugün biz abd nin dış politika yöntemini çok yakından izleyebiliyoruz. ırakta her gün yüzlerce insanın öldürülmesi ve ülke içi grupların birbirine karşı silahlandırılıp kışkırtılmasının sonucunda ortaya çıkan vahşet sanırım yeterince nettir. tıpkı 12 eylül döneminde sağcıların solcuları vurduğu silahla solcuları sağcıların vurduğu silahın aynı olması olayında vuku bulduğu üzere ırakta da bizim çocuklar işini başarıyla yerine getirmektedir. bu bir dış politika yöntemidir. işte tamda bu noktadan dolayı içinde yaşadığınız ülkenin çıkarları abd çıkarlarıyla örtüşüyorsa bu örtüşmeyi kabullenip hayra yormak ve bu örtüşme bize barış getirecek diye düşünmek yerine bu durum uykularınızı kaçırmalıdır. saddam yönetimindeki ıraktaki insanlar günün birinde abdyle çıkarlarının kesiştiğini düşündüler ve sevinç gösterileriyle saddam heykellerini yıktılar. fakat bugün gördükleri yıkım karşısında sanırım abdyle ortak çıkarları paylaşmış olmaktan dolayı üzüntü içindedirler. aynı sorunsal bugün türkiyedeki türkler kürtler ve ıraktaki kürtler içinde geçerlidir. çinin afrikada uyguladığı dış politika ve sömürü yöntemlerini incelediğimiz zaman ve bunu batılı devletlerin politika yöntemleriyle karşılaştırdığımız vakit karşımıza her zaman olduğu gibi daha derin bir altyapı karşımıza çıkmaktadır. batı felsefesi temel yapılanma olarak yunan felsefesinin üzerine bina edilmiştir. yunan felsefesinin en karakteristik özelliklerinden biri de öteki kavramını kurması ve ona yaklaşımıdır. yunan felsefesinde öteki yunanlılar dışında kalanlardır, yunanlılar akıllı ve medeni, yunanlılar dışındakilerse aptal ve barbardırlar. diğer taraftan doğu felsefesine baktığımız zaman zen taoizm ve budizmde kişiler kendilikleri içinde değer bulmaktadırlar. bir bakış açısının doğru sayılmasından öte bütün bakış açıları doğru ve kıymetli sayılmaktadır. varlıklara bu denli saygı ve hoşgörü sunan bir felsefenin beşiği olan bir ülke dahi üretim sınırları haddinden fazla genişleyip enerji sıkıntısına düşünce sömürmek yolunda ustaca adımlarla ilerleyebilmektedir. yunan felsefesindeki ötekileştirme sorunsalı batı fikir dünyasının temel bir problematiğidir bu doğrudur fakat buna karşın böyle bir düşünce aleminin tamamen dışında kalan bir ülke bile sömürünün göbeğine kolaylıkla oturabilmektedir. işte bunun da sebebi az önce bahsi geçmiş olan üretim ve sömürgeleştirme ilişkisidir. güç kirletir fakat mutlak güç tam anlamıyla kirletir. terör konusuna da ucundan kıyısından not düşmek gerekebilir. sadece petrolü ele alırsak yaklaşık yüzyıldır dünyada çoğunlukla müslümanların yaşadığı coğrafyalarda fiziki bir işgal sözkonusudur. ırakı ingilizlerin işgalinden iranda kum kentine rus ve ingiliz birliklerinin birlikte girmesine oradan günümüz afganistanına ve ıraka kadar. 1948 de terör üzerine bina edilmiş bir devlet olarak israilse apayrı bir konudur. ingiliz kontu bernankeyi bile siyonist isteklere cevap veremiyor diye öldürmüş terör grupları daha sonra israil ordusunun çekirdek güçlerini oluşturmuşlardır. hala bugün israil orantısız güç uygulamaktadır terör sevicilere göre. orantısız güç kavramı nasıl icad edilmiş bilemiyorum fakat şu kesin ki, israilin uyguladığı işgalci yok edici ve soykırımcı bir güçtür. peki israil neden bu kadar hınç içindedir. çünkü yüzyıllarca yahudiler avrupada aşağılanmış ezilmiş hor görülmüş türlü işkencelere maruz kalmışlardır. çünkü isanın katili yahudilerdir. hristiyanlar da bu yüzden onlara nefret beslemektedirler. ayrıca yahudiler hep ticaretle uğraşmış oldukları için ellerinde kapital güç ve organizasyon yeteneği bulundurmakta böylece avrupalı hristiyan burjuvanın önünü kesmekteydi. büyük yahudi tüccarlar da bu oyunda kendi çıkarlarının heba olacağını görerek yahudilerin avrupa dışına taşınmasına destek oldular. bu yüzden balfour deklerasyonunun en büyük destekçisi rotschild ailesidir. demem o ki bunca yıldır fiili işgal ve eziyet altında yaşamak zorunda bırakılmış halklar kaldı ki ikiz kulelere saldırmış olsunlar bu çok mu hunharca bir tavırdır? yani bunca yıl onurları gururları hiçe sayılarak ülkelerinin kaynakları sömürülmüş ve bir de üstüne teröre ve eziyete maruz kalmış halkların böyle hareketler doğurması çok mu gariptir. görüldüğü üzere terörist dediğimiz her grup bir kaç dakikalık bir retorikle özgürlük savaşçısı ya da onurlu gerilla olabilir. burada bir tavuk yumurta ilişkisi kapımıza dayanıverir. sömürge devletlerin terörist uygulamaları mı terörü doğurur? bir toplum sürekli şiddete maruz kalırsa o toplumun şiddet eğiliminin artışı da doğal karşılanmalıdır. biraz da batılı devletlerde demokrasi denen şeyin nasıl işlediğine az da olsa göz atmakta fayda var. mgkda yayınlanmış bir rapor olarak abd nin 100 yıllık dünya stratejisi kitapçığı elime geçmişti. bu raporda abd nin gelecek yüzyıl boyunca (1997den itibaren) neler yapacağı yazmaktaydı. her ülke için yaklaşık 2-3 sayfalık özetler şeklinde ne tür yönetimlerin arzu edildiği hangi siyasi ekonomik ve askeri tedbirlerin uygulanacağı vs vs. yüzlerce sayfalık sadece bir özet rapor. sanırım belgenin esası binlerce sayfaydı. bir demokrasi örneği olarak abd yi önümüze koyduğumuzda tamamen teknokrat bir ekibin veri okuma ve yorumlama üzerine kurduğu bir yönetimdir. demokrasi de özür dileyerek söylesem laga lugadan ibarettir. obama nın abd başkanı seçilmesi bile (2001 de davutoğlu siyahi bir başkan seçilebileceği öngörüsünü yapmıştı) o teknokrasinin bir planı olabilir. aynı şekilde fransa ingiltere almanya gibi avrupa ülkelerine de bakıldığı zaman devletin köklü ve uzun dönemli politikaları mevcuttur. bu politikaların hükümetlerce değiştirilen yanı yalnızca uygulama dilinden ibarettir. bu açıdan baktığımız vakit zaten bir vatandaşın ülkesindeki politik konularda düşünüp fikir geliştirmesi bile saçma görünebilir. düşündüklerimizin saçma olmamasının tek yolu gündelik politikayı uygulayan hükümetin tavrını desteklemekle mümkün olur. çünkü onu desteklediğiniz zaman düşündüğünüz şeyler hayat bulmuş olurlar. üzücü bir şekilde ben ömrüm boyunca hiç pratik bir insan olamadım. o yüzden de hiçbir devletin hiçbir hükümetiyle uzlaşan görüşlerim olmadı. ne abdye kafa tutan chavezle ne de ahmedinejatla aynı çizgiyi paylaşabildim. bütün bu ilişkiler sarmalının içinden günümüzdeki politik sorunlara bakıldığında pratik çözümler önerememek her zaman alıklıktan mantık yoksunluğundan ya da aptallıktan olmayabilir. ve sırf pratik bir seçim diye oluşmuş kamplardan birine eklemlenmek de bir zorunluluk olmak durumunda değildir. diğer bir deyişle düşünmek taraf olmak demek değildir. düşünmek taraflara mesafeli olup tarafların eksik ve gediklerini görmek ve yeni yollar arayışına girişmek de olmalıdır. hannah arendt gibi bir insan dünya üzerinden gelip geçtikten sonra hala düşünmek taraf olmaktır diyebilmek az ya da çok cehaleti cesaretlendiren bir tavırdır. türkiyedeki hiçbir siyasi oluşumu desteklemiyor olmak pratik sonuçları açısından sıkıntılı da olsa düşünsel anlamda karşılığı olan bir tavırdır. diğer türlü her zaman elimizdekilerle yetinecek ve elimizdekilerden illaha birini seçecek olsaydık ne 1984 yazılırdı ne utopya ne kapital ne de karamazov kardeşler. foucault da içinde bulunduğu politik ortamda bir yandan aktivist olmaya gayret ettiyse de içinde bulunduğu dünyanın çok ötesinde başka bir dünya düşledi. ve onun düşleri günün birinde dünyanın küçük bir alanında ve kısıtlı süreyle de olsa (chiapas yavaş yavaş sona yaklaşıyor) yaşam buldu. zaten marx da kapitalde, söyledim ve ruhumu kurtardım, derken buna yakın bir anlama kapı aralamaktadır. belki kendisi de işçilerin asla bir araya gelip bir devrim yapamayacağını biliyordu. yine de bu düş ona heyecan ve ümit verdi. paradigmalarımız kökten değişmedikçe günübirlik barışa benzer atmosferlere sürüklenmemiz normaldir. fakat o barış süreçleri hızla çatırdayacak ve yine altından kan çıkacaktır. eğitim de şart olmayabilir. | ||
|
|
||