30 Ekim 2009, Cuma
saat: 01:38


Yakup'un gönlünü alayım diye elimde bir paket çekirdekle fırlamıştım evden aslında ama gözümü açtığımda Ergun, Hakan, Yakup ve ben Moda'da ziftleniyoduk.

Sonrasından pek emin değilim, milyon tane boş muhabbet döndü, ondan heralde. Bir iki kuyruk acısı muhabbeti, bir iki salak saçma hikaye, blabla...

Ergun haklıymış. Yakup'un sarhoş hali baya bir eğlenceli oluyormuş. Hele ki o kafayla fotoğraf çekmeye çalışması baya bir güldürdü.

Gözümü bir sonraki açışım Hakan'ın dürtmesiyle oldu. "Geldik hadi" diyordu. "Ha ne efendim" derken otobüsten aşağıya bırakıverdim kendimi.

Boynum tutulmuş. Kolum morarmış bide. "Noluyo yaa" diye düşünürken kapıyı açmaya çalıştığımı farkettim. Tek seferde başarılı olduğuma inanıyorum ama bundan bile emin değilim hiç.

Gerçi eve geldikten sonra yavaş yavaş hatırlamaya başladım...

Yağmur yağıyordu ve tam kıvamına gelmişken ağlamak için, Hakan çeke çeke kahve içicez diye bir yerlere sürükledi hepimizi. Yakup'la baya bir cebelleştik birbirimize kahve içirmek için. "Hadi bi yudum, bi yudum daha..." Sonra otobüs. Hakan'ın Placebo'ya ait en bunalım şarkıları açması ve beni araba tutuyor olması Hakan'ın üstüne yığılıp fosur fosur uyumam için en geçerli sebeplerdi. Boynum o sıralar tutulmuş olmalı.

Aramızdan sadece Ergun'un keyfinin yerinde olması, zaten keyif yoksunu olan bünyemizi iyice depresyona sokuyor galiba. Yakup yalnızlıktan şikayetçi. Hakan'da. Bende...

Fakat benim asıl sorunum bu değil çok şükür. Bambaşka düşünceler içerisindeyim. Ne olduğunu çok iyi bilsemde, değil bir başkasına, kendime bile açık açık itiraf etmediklerim, edemediklerim belki de... Aylardır içimi kemirip duran bambaşka şeyler.

İnsanlara karşı.

Kendime karşı.

Nefret doğru kelime değil, ama ilk akla geleni.

Ve her geçen gün beni öldürüp duran intikam isteği, hırslar, bunalımlar.

Bir süredir boğuşmaktan o kadar çok yoruldum ki, birileri gelip tüm bunları hayatımdan silip atsın istiyorum tüm bencilliğimle. Yoketsin. Üstünü kapatsın. Oyalasın. Birşeyler yapsın. Yeter ki işe yarasın. Başkaları için kendimi paralamaktan bıktım artık. Başkalarıda benim için birşeyler yapsın!

Sonra tebessüm teşebbüsünde bulunuyor dudaklarım ve artık geçti diyor beynim. Zihnim ani bir karar değişikliğiyle 16 yaşımın öncesine dönüyor. Tüm bu pisliklerin hiç başlamadığı ve mutluluklarımın gerçek olduğu zaman dilimi.

Ama hiçbirşeyin değiştiği filan yok. Tam bitti derken elimi uzattığım kapı yine bir boşluğa açılıyor.

Ve tekrar...

Tekrar...

Eskiden korkardım ama alıştım sanırım. Her ne olursa olsun kıyamayacağım kadar tatlı bir canım olduğunu biliyorum. Yorgunum sadece. Ve bıkkın.

"Kim ne derse desin, mutlu bir insanın en mutlu anı, uykuya daldığı andır ve mutsuz bir insanın en mutsuz anı, uykudan uyandığı andır. İnsan hayatı, bir tür hata olmalı." demiş Schopenhauer.

Doğru söylemiş.

istanbul
hosting