|
02 Kasım 2009, Pazartesi
saat: 13:01
ankarada gri bir sabah daha şahenk. bu akşam itibariyle arapça öğrenmeye de başlayacağım ve bir dil bir insan iki dil iki insan üç dil üç insan dört dil yok devenin nalı özlü sözümüzün bir yerlerine daha ulaşmış ve az da olsa huzuru bulmuş olacağız. huzur bana göre değil. aslına baktığım zaman huzur tam bana göre. ama nasıl oluyor da durmadan etrafımdaki insanları kırıp döküyorum bu cevaplanası bir soru. şu yıllardır her sabah uyandığımda karşımda gördüğüm tepenin zirvesi bu sabah yokolmuş. bulutlar kaplamış ve görünmüyor. yerler ve ağaçlar hafifçe ıslak. günlerdir ulus baker'in kitabın kapağındaki fotografına bakıyorum. sırf onun yüzünden spinoza okumaya başladım ve bu hayatımı daha güzel bir "şey" yapmadı. ama wittgenstein, deleuze, foucault, gramsci, heidegger, spinoza ve corbin'in yan yana durduğu pekala hoş bir rafım oldu. biraz ondan biraz bundan kurcalayıp hayatımın güzel bir "şey" olamayışını izliyorum. dahası geçen akşam hilmi yavuz amca nöbetçi filozof programına çıkmış ahkam kesmekle tevazu göstermek arasında bir yerlerde dikilirken bütün bu isimler ağzından bir bir dökülüyordu. onu izlerken içim karamsarlıkla doldu. tasavvuf ve felsefe hakkında binlerce isim binlerce örnek binlerce mısra, cümle, alıntı yani ne varsa söyledi yani ne varsa öğrenmiş bu adam. işte bu beni ümitsiz yaptı tekrar. tekrar o ayeti hatırlayıverdim. sırtında kitap taşıyan eşekler ayetini. bir eşek kitapları sevmeli şahenk. ben de tam bu yüzden seviyorum onları. kavun da seviyorum. | ||
|
|
||