|
10 Kasım 2009, Salı
saat: 12:41
yine bir sabah. hava öyle güzel ki az kalsın iyimser olacağım. gece bir bardağa tıkmış olduğum küçük gregoru az önce özgürlüğüne uğurladım. ters dönmüş bardağın içinde debeleniyordu. sonra debelenmekten yorulup duruyor ve sonra da tekrar debeleniyordu. hemen tepesinde hawking'in zamanın daha kısa tarihi isimli kitabı garip bir ironiyle dikiliyordu. eminim gregor da bu ironinin farkındaydı. ama debelenmekten de kendisini alamıyordu sanırım. her neyse artık gregor yok. odamda tekrar bir başımayım. bir bilim kurgu yazarı kadıncağız, oturup böcek kitapları okuyorum bütün o garip yaratıklarımın detayları o kitaplardan şekilleniyor diyordu. ben de o yüzden oturup birkaç dakika gregoru izledim hatta bir ara bir mercek aldım elime ve ona yakından baktım. o da o sırada dönmüş bana bakıyordu. acaba onunla konuşabilir miyim diye de aklımdan geçirmedim değil. yavaşça hareket eden antenleri beynimin kimbilir hangi alt frekans boyutuna seslendi ve bu bilinçaltımı nasıl etkileyecek gelecek hayatımda bunları bilemiyorum. yine de bir böceğin beni kutsayışını hayal etmek son derece manidar. ama o kadın yazar kadar yetenekli olmadığım için sanırım, gregoru inceleyişim beni hiç mi hiç ilhama boğmadı. tersine merceği yere indirdiğimde daha sıkılmış ve aptallaşmış haldeydim. fakat her neyse bunlar önemsiz şeyler. sabah uyanıp 2006 yılının en iyisi olarak seçilmiş bir derlemeyi dinlemeye devam ettim. piyano eserleri. chopin, liszt,haydn, daquin, grieg ah grieg, bach, paderewski, sibelius, mussorgsky, schumann, schubert, brahms, satie, debussy. mesela chopin'i ashkenazy ve biret dışında dinlememiştim. bu toplamada mari tsuda çalıyor. ayrı bir neşe var içinde. beni sevindirdi. ya da bach'ın bwv 846'sını ritsuko kobata'dan dinlemek. hani romanı okurken içinizden kendi sesinizi duyarsınız ya. bu yolla roman sizinle bir ilişki kurar. size özel bir hal alır. sizin imge dünyanıza hapsolur. buna çok benzer bir şekilde farklı piyanistlerin aynı eseri yorumlayışı da farklı imge dünyaları kuruveriyor. bazısı daha tutkulu çalarken bazısı sadece kurallara uymaya özen gösteriyor. kemal gekic'den mozart dinlemek de böyle işte. sanki aynı notalar ya da aynı kelimeler başka anlamlara dönüşüveriyorlar. o yüzden de anlama güvenmemeyi yıllardır sağlıklı buluyorum. gözlerimizdeki gözlüklere kat kat film çekmeyi sevdiğimizi düşünüyorum. çünkü bu yolla insanın kendine yalan söylemesi ve kendini kandırması daha kolaydır buna hiç şüphe yok. beethoven'ın ondört numaralı sonatı hayatımın son 14 yılına öyle güçlü bir damga vurmuş ki. sanırım onlarca farklı yorumunu dinledim. şimdi de yuko nakamichi seslendiriyor. bir eseri kağıdın üzerinden havaya kaldırıp tınılara dökebilmek ne kadar zarif bir kabiliyet. aynı şeyi hilmi yavuz bir şiire yapmıştı. kelimeleri sayfadan kaldırdı onları dilinin üzerine nezaketle yerleştirdi ve sonra her birini tek tek bir bebek özeni göstererek havaya salıverdi. buna inanamamıştım. biri büyü yapıyor gibiydi. kelimeler tam da çağrıştırmaları gereken şeyleri çağrıştırıveriyorlardı. ama sonra hayatıma wittgenstein girdi ve bu hiç hoş olmadı. her neyse cornelia herrmann für elise çalıyor şimdi de. ah bu da pek kırılgan. her şeyden önce bir insanın kendisine karşı bir bıçak kadar acımasız olması gerektiğini düşünüyorum. başlangıçta doğa vardı diyor paglia. bir kitap bu kadar keskin bir cümleyle böylesine narince başlayabilir mi? keskin ve narin. toplum da tıpkı bir tek insan gibi kendisine "karşı" olabilmeli. toplumun kendisini tokatladığını hayal ettim. bu tokatlayışı düşlerken tam da göz hizamdaki kitaplar bana binlerce ilham veriverdi. bagavad gita, upanişadlar, idris şah, endülüs sufileri, gülistan, ortadoğu mitolojileri, beş çember kitabı, tanrıların doğası. eleştiri için başka bir zemin arıyorum. çünkü kendoda ilk kural ayağın yere sıkı basmazsa karşındakine sıkı vuramazsın. ayağın yere sıkı basmalı. toplumu durmadan dövmeli. toplum toplumu dövmeli. işte bu yüzden zeka beşpara etmez. müthiş bir bilgi birikimi de öyle. kongar barlas sıkışmışlığı. unesco'nun 21 yüzyıl konuşmaları adı altında toparladığı bir kitap okuyorum. çinden, hindistandan, almanyadan, fransadan, amerikadan, brezilyadan, arabistandan vs bir çok güçlü düşünür değerlerin geleceğini tartışıyorlar. ve alttan alta toplumu şamar oğlanına çeviriyorlar. zaten baudrillard da var yazanlar içinde. modern topluma giydirişi bir kutsayıştan ötedir. ne yazık ki gramsci'den sonra toplumsal "sağduyu"ya inanmak ve onun üzerine hesap yapmak için hiçbir geçerli sebebimiz kalmadı. o yüzden de yeni bir toplumsal akit etrafında toplaşmamızın gereği her geçen gün daha net beliriyor. bu da toplumu tokatlayacaktır. geçenler de bir sosyolog arkadaşa sanırım uçlara sürükleniyorum, artık kültürün bile söylemin bir parçası olduğunu, kültürün sadece abartılmış söylem parçacıkları olduğunu düşünüyorum dedim. suratıma bir süre bakıp saçmalama bir kere kültür vardır dedi. yanılmıyorsa sevinirim ama benim yanılmamam yıkıcı sonuçlar doğuracak olabilir. o yüzden yanılsam şahane olur. tarih hakkında konuşan insanlar çoğunlukla canımı sıkıyorlar. ittihat ve terakki şöyleydi, mustafa kemal paşa böyleydi filan diyorlar. onlara doğu-batı'nın yayınladığı tarih felsefesi seçme metinler kitabını hediye edesim geliveriyor. çünkü insan toplum hakkında ya da politika hakkında belirli önkabullerle gevezelik yapabilir ama tarih hakkında bu tür gevezelikler ahmaklık sınırı hemencecik aşıverirler. hadi benzetme yapalım. fiziğin temel yasaları vardır. termodinamik mesela. o yüzden erke dönengeci çıktığında aklı başında adamlar saçmalık deyip kestirip atabilmişlerdir. yarın ben çıksam ışık hızından hızlı giden araba yaptım desem beni dinleyecek bir guruh çıkacağına eminim. kural bir: anakronizm. tıpkı termodinamik gibi. mustafa kemal paşa faşist bir diktatördü. saçmalık. tıpkı termodinamik kadar açık olması gerekirken oturup hala konuşulabilen konuların olması tam anlamıyla can sıkıcı ve iştah kesici. o yüzden tarihin metodolojisini okumadan tarih okumalarına kalkışmak matematik bilmeden teorik fizikle uğraşmak gibidir. feynmann'ın dediği gibi kim ki kuantumu anlıyorum diyor hiçbir şey anlamamıştır. buna çok benzer bir yerde yer alan evren sevgisi var bir de. zihnim dinç kalsın diye tekrar edeyim. evren diye devasa bir sistem yoktur. evren görece olarak küçük sistemlerden oluşur ve bu sistemler arasındaki etkileşim de çoğu zaman kayda almaya değmeyecek ölçüde küçüktür. genişleyen ve sürekli soğuyan bir evren, durmadan ağırlaşan atomlar ve bunlar sizi sevip size yardım ediyor. saçmalık. hiç değilse yaşayan ve güzelliğe sahip bir gezegenden bahsedelim. bu hiç yoktan "gerçek"e benzer. işte bu da bitti. | ||
|
|
||