13 Kasım 2009, Cuma
saat: 16:57


Sonradan görmeyi çok istediğim bir tanıdık, bir kısa film öyküsü dersinde, verilmiş “ip, kulaklık ve duvar “kelimelerinden oluşması gereken, kulaklıklarıyla müzik dinleyen bir adamın kilise huzur yeri önlerindeki kalın ipleri kesmesiyle ilgili öyküsünü-galiba ip değil, bisikletti ikinci kelime, her şeyi uyduruyor olmak bazen gücüme gidiyor- okumuştu. Bitirdiğinde, E DUVAR NERDE diyince örtmen ve biz uyanıklar,o, aynı ahmed hamdi tanpınar tavrıyla çocuk kulaklıktan the wall dinliyor demişti.
Daha sonra güz yangını isimli, adaşım bir kıza tecavüz modelini esas alan dizinin yazım kadrosunda buluştuk. Bir hafta sonra da uzun bir masada, ah çocuklar, restoranım olsaydı da sizi arkaya koysaydım ama yok ki diyip bizi kibarca işten çıkardılar. Üçüncümüz en fenaydı. Ne anlamsız insanlar bir araya gelmiştik. Ben o dönem çınarcıkta alzaymırın artık kendini karpuz sanıp aşağı atmalara vardığı nenemle ve baküden gelmiş, her gece transparan bir elbiseyle uyuyan geçkin, tombul bakıcısıyla her akşam bir büyük votkayı kolama katık edip, içip bir yandan karpuza bir yandan ibrahim tatlısesi izleyen geceliğe bir yandan da bir set gibi duran manzara dekoruna bakıyordum.
Hiç flaşbek zamanları değil tabii.
Daha önce yazdım belki, Orhan Pamukun yüzde altmışının aptal olduu tezinden yola çıkarsak Azizimizin, yine de ettiği bir iki kelam ortalamsında parlamalar sönmeler yaratmaktadıe. Mutluluk, yaşandığını düşündüğümüz zamanda mutluluk değildir, zaten anlaşılmaz, onu yapan geriye dönüp baktığımızda onu mutlu olarak adlandırışımızdır. Aslında o yazınca güzel duruyormuş. Acaba bu yayınevlerinin Orhan Pamuk puntosu diye bir şeyi olabilir mi?
Osman, gençliğinde, oğuz atay da büyük ama ahmed hamdi çok büyük diyecek biriydi.
Dün mehmet günsurun kafasında şeker şişe patlatıp-2 kere- ve göğsünde fünye patlattıktan ve ayaklarıyla camlara bastırtdıktan sonra, herkese teşekkür ediğ,rahat arabasıyla otel odasına bırakıldı M.g. Bizler de sabah yediye kadar malzeme toplayıp bir hayalet oval park yerinden durmadan kusura bagma diyen servis şöförünün servisine bindik.10 du eve vardım. Ulan siz nereleri şehir diye yutturuyorsunuz, yoksa ben mi varoşum. Orwo şimdi varoşsun tabii diycek kundante. Ama o ki bahçesinde bir imparatorluğun son kaplumbağası geziniyor. Elbet ona öbür her yer varoş gelecek.
Set iptal oldu. Ondan bu gevezeliğim.
Hava güzel olabilir, ama fiziksel olarak bedenim günün ilk saatleriyle son saatleri arasında bir yerde bir sersemlikte.
Kafamıza her eseni düşünmeyebilsek ne güzel olurdu.
“Paraskevidekatriaphobia”
Herş eyden haberdarım, neye yaklaştığımdan falan, bu nedenle otobüslerdeki yanımda oturan o temkinli ve herşeyden iğrenerek gazete okuyan adamlar, lütfen banden manşetleri kaçırmayın.
Sadece resimlerine bakarım ben bir gazetenin ve büyük yazıları okurum hepsi bu.
Gerilim film setlerinde oluşan eğlenilim havasının türk sinema sektöründeki olumsuz sonuçları.

Sevgilim bana benettondan çoraplar alıp kapının girişine dizmiş.yağmuru yiyip baharat kokan eve girip, Lokum gibi. Görmek.
Bir çorap ne sıcaklık. Mesela eldivende o daha mesafeli, FBI’li, adli otopsili bir etki veriyor.
Hep kayboluyorum diye bilmediğim yollara girmiyorum, neye güvenerek hep kayboluyorum diyorum bilmiyorum. İşte en acısı da insanın kendine uydurması.
“Kıskanmak” hala ne düşüneceğime karar veremedim. Keşke izlemeyip sadece hikayeyi değil de senaryoyu okusaydım, ölmüş bir yazarın, yeni bir kitabının bulunması gibi, hep gizlide köşede, yakmaya kıyılamamış mektuplar gibi. Milena gibi

Neyse, tehmine ile aramdaki kurgusal ilişki ve benim sirozdan ölme ihtimalim düşünüldüğünde, kendimi dolmabahçeye dönderip ne kadar içmek istesem de hep bir kaşık nutella kazanıyor bu sıralar. Allahım bu ne acı şey, siroz olamıyorum.
Dün set fotoğraflarının sadece bizde olduğu üç kişiden biri, sabahın beşinde bu fotoğrafların ne kadar önemli olduğunu tartışırlarken bir tanesi, bir dakika fotoğraflarda çelişki var diye herkesi durdurdu. Diğerleriyle karşılaştırmalar yapıldıktan soanra, fazla da bir problem olmadığını anladılar. Beri bah dedi bir tanesi, öbürü en iyisi biz üçümüz aynı uçağa binmeyelim dedi.
Böylece uçakta ölme ihtimalim de ortadan kalktı. Ortadan düştü daha doğru olur.
Bilim adamları, “bir kere kesin dünya yokolacak diyorlar, ama ne zaman, 15 milyar yıl sonra.”
Ya, sen bir bilim adamısın, ortalama 50 yıl ömrün var, o da anca adatepede falan yaşarsan,Milyar diyorsun ve üstelik 15..Sen hem bunu söyleyip hem tabii dünya yok olacaktır diyorsun. Onbeşmilyar yıl sonra babamda yokolur, ki o zaman bile yokolmayacak fikrimce. Bir kere, beni insanlar hatırlasın diye yaşayan bir sürü insan var. Ve onlar ölünce diğer insanların da yokolacağını ve kimsenin onu hatırlamayacağını bilmesi ne kadar çok zombi hikayesine yol açar düşünebiliyor musunuz? Ama tabii Tübitakın yemekleri güzel, her gün en az bir tane limon veya mandalina veriyorlar, ve sizler, yokolacak diyorsunuz, varlığınızın neredeyse hiçbir şey olduğu bir varlık için. Ve, hala çilekler ve iskender kebaplar tükenmemesine rağmen. Delalet! Hıyanet! Senin onbeş milyar sonra esamen okunmayacak, ama hala idman yurtları, misafirevleri olacak bir kere.
Yoruldum.









istanbul
hosting