16 Kasım 2009, Pazartesi
saat: 00:56


bugün tey gidi mustafa sultan'daki o lisenin önünde sigara içip sağı solu keserken çevrede yarattığım rahatsızlık, ancak sigara içerken yere de çömelmekle ve etrafı kesme işlemini gözleri kısarak gerçekleştirmekle pekiştirebilirdi. bunların dışında yapabileceğim başka hangi şey bu kadar dikkat çekerdi ve huzursuzluk yaratırdı bilmiyorum. bu o liseye üçüncü gidişim. üçüncü taksim'den aynı otobüse binip aynı koltuğa oturarak, her seferinde farklı pastanelerden almış olduğum peynirli poğaçayı tıkınırken, kafamın içindeki sesin cerrahpaşa türküsünü tekrar tekrar söylemesini engelleyemeyişim. üçüncü liseye en sonunda varıp birilerinin gelmesini beklerken sağı solu tarayarak sigara içişim. ama ilk defa bugün sözlü bir 'ne yapıyorsun burda' sorgulamasıyla karşılaşmadım. ilk iki seferde mahalleliye, ama özellikle de mahallenin yaşlılarına neden orda sap gibi dikilip durduğumu izah etmek durumunda kalmıştım. bu sefer bakışmalarla, parmak gösterip kendi aralarında konuşmalarıyla yetindim. bu ne aynı mahalleden olma duygusuymuş arkadaş. ama bu sefer de beklediğim kimse gelmedi, önceden haber verme zahmetine de girmemişler. ne yapacağıma bir türlü karar veremezken, danışmak için uğur'u aradım. kafama takmamamı, bana birkaç gün fazladan mühlet tanıyabileceklerini, ama canım gerçekten hiç istemiyorsa boşuna kendimi yormamamı söyledi, kararı bana bıraktı. ama en sonunda bir karara varabilmem de birşey fark ettirmedi. randevulaştığımız beyamca ben hiçbir şey bilmiyorum diyerek son anda yan çizdi.

birşeyin gerçekleşmemesi için sağlam bir neden yoksa ortada ve o yine de gerçekleşmiyorsa, hırs yapıyorum. gerçi gerçekleşmemesi için bir milyon sebep varsa da yapıyorum aynı hırsı bazen. bu ikinci hırsın değişkeni, benim o gerçekleşmeyen şeyin gerçekleşmesini çok ama çok isteyişim oluyor. sonra işi sapıklığa bindiriyorum. bu bana göre bir intikam alma çeşidi. daha önceki yıllarda da bir işe kendimden beklemediğim bir güçle asılıp, eve gittiğimde de morrisey''i açıp "i am now a central part of your mind's landscape whether you like me or do not, ooh i made up your mind" diye şakıyarak, pis pis gülerek keyifle arkama yaslandığım olmuştur pek çok kez. bu sefer normalde yapacağım şeyi yapmadım ama. yani beyamcayı kahvede kıstırdıktan sonra konuşup durmadım. onun yerine bir sürü esnaf dolandım. buyrun hanımkızım'la başlayan muhabbetlerin nasıl bir paranoyayla ve sinir harbiyle sonlandığını da pek çok kere şaşkınlıkla izledim. esnaflardan birinde bu sefer de ben sinirlendim, silah zoruyla konuşmuyoruz ya diye çıkışarak, o zaman o sakinleşti. ama bir yere varamadık yine de. ben de çok üstelemedim. zaten keyfim çoktan kaçmıştı. o saatten sonra ne kadar denersim deneyeyim hepsi birbirinin kopyası sohbet girişimleri yaşayıp duracağım da çok aşikardı. ben de yarına erteledim. düşündükçe saçma bir hırs olduğunu fark ediyorum aslında, ama yarın uyandığımda belki yine de yola koyulurum.

evden bir süre uzakta kalmış olmanın kafamı bu kadar rahatlatacağını kendimden beklemiyordum. ama bir süredir de olup bitenlerin can'ın başına gelenlerden ne kadar farklı olduğunu tartıyorum. sanırım en büyük fark onun kendi kendine kaşınması oldu. benimse, özellikle uzak durmaya çabalamama rağmen, sadece başıma geldi. mutlu olmak kimilerine neden bu kadar gülünç geliyor acaba. gülünç diye tanımlanmıyordur muhtemelen, ama insan mutsuz olmak için bu kadar emek harcıyorsa, benim de aklıma ilk bu geliyor. geniş geniş oturup, gevrek gevrek gülmeyi, etraftaki o rahat güzel insanlarla beş dakikada muhabbete koyulabilmeyi özlemişim. geçen gece fatih uğradığında tattım yeniden. free shop'ta kendini kaybedince gelmesi uzun zaman aldı gerçi, ama otobüs biletini daha geç bir saate aldı adamakıllı oturup sohbet edebilelim diye. ikinci bardakta kafası güzel olmuştu zaten. yetmedi, bir yarım litre daha sipariş etti. bir kadın, bir de adam vardı orda. fatih, bir ortama girdiğinde hemen herkesle tanışıp sosyalleşme gazında olan bir karakter olmamasına rağmen, nasıl bu kadar çabuk birileriyle tanışıp tatlı da bir muhabbet kuruyor, algılayamıyorum. biz acıkınca, kadın kendisi için edirne'den getirdiği sucuklardan yaptı bize, fatih free shop'tan, o adını çıkaramadığı danimarkalı yazarın kitabında geçtiği için aldığı pek leziz sigaralardan hediye etti onlara, bana da bir fular. ben de ona aradığı kitabı buldum. pek çok kıkırdadık. fatih'in ilk defa kelimeleri anlamlı bir bütün içerisinde arka arkaya sıralayamamasına şahit oldum. adam bir dahaki sefere şans eseri olmasın dedi. yolluk niyetine su şişesine şarap koyup verdiler, fatih de onu bana bıraktı. sonra eve gelip uyudum. tatlı oluyor insanın pek uzun bir süre alışkanlık haline getirdiği şeyleri uzun bir aradan sonra yeniden tatması.

öyle.

istanbul
hosting