|
19 Kasım 2009, Perşembe
saat: 15:01
normalde bu tip salgın ve panik haberlerini hiç sallamayan birisi olmama rağmen bu sefer çok pis kafaya takmıştım domuz gribini. sakınan göze çöp batar misali domuz gribi oldum. yıllarca kendine hiç dikkat etmeyen bir insan olarak her tip salgının orta yerinden zarif bir omuz hareketiyle sıyrılarak geçmişim, kendime göreli olarak dikkat ettiğim tek dönemde domuz gribi olmuşum. bu olay, kendini olabilecek bütün tehlikelerden sürekli olarak koruma ve kaçınma üzerine kurulu rutin orta sınıf hayatının nasıl da imkansız bir fantazi olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. benim için yani. evde yatıyorum üç gündür. zaten kıpırdayacak halim yok, maskeleri dayadı bir de doktor. tabi topluma karşı sorumluluk adını verdiğimiz tuhaf duygu bende tavan yaptığı için bir anımı bile maskesiz geçirmedim evin içinde. olmayan bir kamuyu koruma isteği bile hastalık derecesinde yüksek yani düşün. bir kaç gün de olsa işe gitmediğime çok memnunum ama işe gitmiyorum da yerine kitap okuyorum, makale yazıyorum, çalışıyorum oh ne güzel diye bir durum olamıyor. kafanın içinde mütamediyen filler sikişiyor hastalıktan, vücut dayak yemiş vaziyette, mal gibi yatıyorum. yapabildiğim tek şey yemekteyiz ve zuhal topal'la evlilik programını izlemek. hatay memleketimizin en çamur ili, yemekteyiz programından çıkardığım ders bu oldu. bir de kendimi şirret ve kavgacı bularak kendime ne kadar büyük bir haksızlık ettiğimi anladım. kavgacının, yellozun allahını hatay'da buldum canlarım. zuhal topal konusunda ise kararsızım. yani kızda bir ışık bir aura gusto var ama to what extend ona karar veremedim henüz. onun dışında sapık gibi rüyalar gördüm. rüyamda zosima dede, karl marx, isa, seyit rıza hepsi birbirine karıştı. malum bu karakterlerin hepsinin sakalı var, gerçi zosima dede'nin sakalı konusunda dosto pek açık bir şey söylemiyor karamazov'da. ama benim kafamda hani şu tolstoy'un ölmeden az önce çekilmiş meşhur sakallı fotoğrafına benzeyen bir şey canlandı zosima dede için. seyit rıza ile zosima dede arasında kurduğum mistik bağlantı ise bence çok gerçekçi. seyit rıza son derece trajik bir asi, kaybedeceğini bilerek direnen bir asi. onu genç asilerden ayıran ve atipik yapan ve etrafındaki o hakedilmiş haleyi yaratan şey bu bence. mağdurun dili, mağdurun kahraman olmak için öne atılmadan da kahraman olabilen dili, mağdurun kendi mağdruiyetini ağlamadan anlatabilen ve kendini kuran dili, mağdurun size çevrilmiş bir silaha dönüşebilen cümleleri: evladı kerbelayık. bîhatayık. ayıptır. zulümdür. cinayettir. her duyduğumda gözlerim doluyor bu sözcükleri. tek istediği oğlunu kendinden sonra asmalarıymış, baba yüreği işte, onu bile çok görmüşler bu mübarek, soylu seyit'e. çok acı bir ölüm haberi aldım bir de. çok ama çok sarstı beni. ne diyeyim, ölüm karşısında denecek çok fazla bir şey yok bence, mekanı cennet olsun diyebiliyorum sadece. bay o. çok güzel baktı bana, hakkını ödeyemem. ben olsaydım belki acaba bana da virüs geçer mi diye düşünürdüm kesin, o hiç düşünmedi. insanların böyle yüksek meziyetli yönleri karşısında kendimden çok utanıyorum. ama dosto'ya göre bende de saygıdeğer bir yan var, bunu keşfettiğim an ruhum derin bir huzur duydu. bu lanetli sene, bu yoksunluklar, zorluklar, kötülükler ve ölümlerle bezeli bu sene ruhum ateşten bir gömlek giydi. tekamül için hala bir umut var demektir bu. geçmişteki gerzeklikler için dostoyevskiyen bir güzelleme o halde: "ama doğrusunu söylemek gerekirse, bazı durumlarda kişinin, mantıksız olsa bile yüce bir sevgiden doğan bir tutkuya kendini bırakması, bırakmamasından daha saygıdeğer bir davranıştır. hele gençlikte çok daha saygıdeğer olur bu davranış. çünkü her zaman mantığının sesini dinleyen bir genç sağlam kumaş değildir, değeri de yoktur böylelerinin... ben böyle düşünüyorum işte!" ben de! | ||
|
|
||