27 Kasım 2009, Cuma
saat: 04:59


hayatım boyunca en çok beraber olmak istediğim adamla beraber olup; üstüne saçlarım ve makyajım berbat göründüğü için ve duş alıp tekrar giyinip süslenmeye üşendiğimden o adama 'git içerde ne yapıyorsan yap' diye bağırıyorsam bu işte bir terslik vardır gibime geliyor.
kafam yeterince karışıkken, ailesinin gelmesi, bayram ve bilimum akraba ziyaret, görüşmelerinin olacak olması beni fena sıkıyor, bu akşamki geçimsizliğim ondan.

kendisiyle yalnız kalma sınırlarımı daha tam oturtamamışken; şimdi ablası, muhtemelen bayağı bayağı kıro kocası ve 4 yaşındaki oğullarını yatıracak, yedirecek, onlara hizmette kusur etmeyecek, gülümseyecek, evlilik ve düğün (ki bu kadar negatif bir etki yaran kelime azdır) önerilerini pür dikkat dinliyor gibi davranacağım.
açılır kapanır kanepem, ki salonda, başka da yer yok, onlara serdiğim çarşaf ve bir takım üşümemeleri için nesneler de onların hizmetinde olacak. onlar gidince bir de onları yıkayacak, asacak, ütüleyecek, katlacak, yerine koyacağım. muhtemelen bu konuda eşim yardımcı olacak, hatta bu kadar ev işi yaptığı işin sürekli benim de hareket halinde olmam gerekiyor, neyse. tüm bunlar akla her ne kadar 'üşengeç misin be' sorusunu getirse de, tanımadığım ve kendileriyle kan bağı olan insandan ötürü üzerlerinde önyargı geliştirme hakkı bulduğum kişilere, 'sizi ne kadar sevdim bilemezsiniz' demek, 'ailemize hoşgeldin' dediklerinde önce bir güzel yutkunup yine gülümsemek, kabul ediyorum, gözümde büyüyor. oturup halletmem gereken onca şey varken, sırım sırım sırıtmak (en tekrarladığım şey bu olduğuna göre hafif bir takıntı söz konusu olabilir) onları gezdirmek, ve en sıkıcı tarafı 'iyi insan' rolü yapmak geçen haftaki sarhoş sürtüğün tırnaklarından daha korkunç geliyor bana.

hayatta en sevmediğim şeylerden bir kaçı olan (nefret sıralamasına göre diziyorum) erkek arkadaş aile tanışması, görüşmesi, düğün, kendi akrabalarımla beraberken yanımda erkek arkadaşımın olması hayatımda zamanında zırıl zırıl aşık olduğum adamla bir paket halinde gelince götürüsü getirisinden fazla olan bir durum oldu. hele de aşkın uydurulmuş bir şey olduğuna 'tüm kalbimle' inandığım şu günlerde. ama yine de zamanında öyle olduğumu düşündüğüm insanları tanımlarken 'aşık olduğum adam' diye kelimlerini kullanmaya devam edeceğim.

zaten bu ara insanlara karşı zaptedemediğim nefretim zihnimi bulandırıyor, üç gündür geçmek bilmeyen baş ağrımı borçlu olduğum bir şeyler var, ki henüz sebebini bilmiyorum, tüm bunların üzerine tek parça elbisem, topuklu ayakkabılarım, dozunda makyajım ve cici kız imajımla, insanlara karşıdan insanlığa karşı nefreti olan birine dönüşeceğim.
ciddi ciddi anlamadığım zilyon tane şey var ama bu ara anlamamakta ısrar ettiğim, ya da benim algı kapasitemi aşan, şeyler: gelenek takıntısı ve insanların her şeyi ama her şeyi abartma tutkusu. Bunun, hayatlarının gerçekten çok sıkıcı olmalarından ileri geldiğini düşünüyorum. İster işi başından aşkın bir doktor olsun, ister tek işi hizmet olan bir köylü kızı evliliğin cazibesi karşısında keçileri kaçıran 'kadın kısmının' bir kadın olarak asıl benim keçilerimi kaçırttığını söylemek, bu sosyolik travmanın bütün detaylarını araştırıp, yalayıp yuttuktan sonra bir takım klişe eğlence şarkılarını uzay boşluğuna yollamak istediğimi eşimin ailesiyle paylaşmak yerine ne yapacağımı biliyorsunuz artık. 'ehehe' diye sırıtacağım.

ayrıca bugün kedimizi parka bıraktım. aslında bıraktırdım, bir tarafım bırakmaya bile yemedi. çok acımasızca değil mi? ama mikrop manyağı o yaratığın içinde yaşayan o yaratıkları gördüğümden beri ve nedense bir süredir sağlığım konusunda titizim. tamam bu saate kadar ayaktayım ama dediğim gibi mikroplarla ufak bir sorunum var. neyse bütün gün kediye yaptığımın ne kadar acımasızca olduğu konusunda dalga geçen sevgili eşim kedinin cidden iyi olup olmadığı konusunda kaygılanmaktan iştahım kaçınca yemeği o hazırlamış olduğu için keyif kaçıran ilan etti beni. mızmızlandığımın da ayrıca farkındayım. kedi onun umrunda bile değilken, bütün gün 'sen attın, senin suçun, zavallı kedi' diye vızır vızır kulağımda uçuşup üzerine kafama takınca suratsız diyerek beni inanılmaz destekledi cidden. kahretsin, hala kendimi deli gibi suçlu hissediyorum. bakamadım evet. bakabilirdim ama bakamadım. yarın hala gidip alabilirim ordan. salak kedi. ama tüylerinin arasındaki gizli gezegen aklıma geldikçe, (ve onu öptüğüm, beraber uyuduğum) biraz tuhaf hissediyorum. ama üzülüyorum da, sanırım yarın alacağım. çünkü yazarken farkettim, ben cidden kedileri insanlardan daha yakın buluyorum. yine de delirmezsem ilerde kedili kadın olmayacağım, çünkü artık dokunamıyorum tüylü canlılara.
sevgili mikroplu yaratığım, büyük fiziksel sorunlara yol açabilirsin, aşını bir süre yaptırmadığım için, bak ihmali kabul ediyorum, muhtemelen senin yani kendi yüzümden çocuğum da olamayacak ama en azından seni galiba neredeyse sevebiliyordum. atacak kadar mı? çok fazla gereksiz ikilemlerim var.
yemeğime girmenden hoşlanmıyorum sadece. ya da poponu burnuma sokmandan. ya da peçeteleri paramparça etmenden. ya da tuvaletten haldır haldır gelip yüzüme pati atmandan. pissin kedi.
ama niyet iyi en azından.

vicdanımı scrubs'taki gibi bir bedene bürüsem herhalde bu tanıdığım kafası en karışık insan olan hayatımdan istemeye istemeye çıkardığım eskiden aşık olduğum adamın bedeni olurdu. ya da vicdanım kim olurdu desem, o olurdu kesinlikle doğal olarak düşünce yapısı da onunkine benzerdi. denge kelimesini asla bilmeyen, manik-depresif bununla gelen karamsarlık ve şiddet eğilimi ve tabii ki çoğu zaman hayatı gerçek sanatçıların sözleri ya da kimi zaman müzikleriyle açıklayan bir vicdan.
tekrar tekrar düşünüyorum ve vicdanımın başlı başına yaşayan, yürüyen, gezen, her neyse işte, o adam olduğuna eminim.
o bile kedilere bakıyordu, kahretsin.
ama en özendiğim konu, o asla aile işlerine bulaşacak kadar paçasını çamura batırmazdı. yani, en azından kendini biraz da olsa seviyordu sanırım, çünkü henüz sadece hayallerinde de olsa doğmamış kızına olan sonsuz sevgisiyle insana ilham veriyordu. bu inanca sıkı sıkı bağlanacak kadar seviyordu işte kendisini.
hayır onu falan özlemedim. o içkisini hazırladı ve gitti. öyle gerekti ve ben hala kimseyi gerçek anlamda sevmiyorum, annemi bile. ki sanırım kızını böylesine seven, hayatını adamış anne sayısı çok fazla değildir. onu bile sevmiyorum. hem de hiç.
eşim, aşkın ne olduğunu bilmediğini söylerken mızmızlanıyorum belki ama ben ,biraz yeşilçam tadında olacak, sevginin ne olduğunu bile bilmiyor ve beraberinde hissedemiyorum. savaşların karar aşamalarında yer alan insanların ruh hallerini ve düşünce yapılarını anlayamadığım gibi sevgiye de anlayamıyorum. aşık olabilen biri nasıl sevgiyi algılamıyor onu da çözebilmiş değilim.

insanlardan nefret etme sorunumu halletmem gerek. bunu her kim okuyorsa muhtemelen yüzyüze tanışsak sizden de en kısa zamanda nefret ederdim.

çocuğum olamaması kısmına gelince. aslında kedileri, kedimin o halini görene kadar bilerek öperdim, çocuğum ben istesem bile olmasın diye. toksoplazma enfeksiyonuna sahip olursam bir çocuğa takılıp hayatımın kontrolünü asla yitirmek zorunda kalmam diyerekten dünyanın en aptalca doğum kontrol yöntemini geliştirdim. hani kazara hamile kalırsam diye değil, karar verdiğimde bile çocuğum olmasın, o çocuk benimkini ya da ben o çocuğun hayatını mahvetmemeyeyim diye. ben ne yazık ki çocukları da sevmiyorum, eskiden severdim, bebek gördüğümde insanlar beni şeytan sanmasın ve daha 'girlish' (kadınsı gibi ama hani daha pembe) olmak için 'ayy canıım' gibi şeyler söylüyorum yanımda birileri varsa.
çeşitli organizasyonlarla kendilerine yardım etmek de istedim, ne güzel, fakat onlara bile katlanamadığımı farkettikten sonra duygusuz bir para basma makinesi olduğum zaman, aklımdaki projeleri hazırlamak ve maddi destek olmak dışında yapabileceğim pek de iyi bir şey olmadığını farkettim.
özellikle çocuklarını sürekli döven bir alt komşu hakkında kurduğum işkence fantezilerinden sonra kadına yönelik şiddeti tekrar kadına yöneltip, çocuğa yönelik şiddeti engelleyecek bir kurum olmasını cidden çok istediğimi biliyorum. ama şu an öyle bir ruh hali içindeyim ki, 'kıyamet kopuyor iki dakikaya' deseler şu yazıyı bitirmeden yerimden kalkmam derim. derim cidden.

konuyu bu kez kafamın basmadığı şu savaş olayına getirmek istedim biraz; siyaset okurken anlamadığım şey insanların öleceklerini biliyorken savaşları nasıl başlattıklarıydı, daha doğrusu başlatacak kadar ne çok iş yaptıklarını, ne kadar zaman harcadıklarını, nasıl gerekçeleri olduğunu bir türlü kavrayamazdım. hala da kavramıyorum. iktidar hırsını anlarım, leş ruhlarına sahibiz çünkü ama bu bile anlamam için yeterli bir sebep değil. nasıl vakit buldukları, kendilerini nasıl böylesine anlamsız bir şeye kaptırdıkları gerçeği ve bu konuda geliştirdikleri inatçı inanç anlamadığım şeylerin üst sıralarında yine.
bu konuyu detaylı olarak yazmak istiyorum ama şu an değil. şu an konu hala beni bekleyen bayram, attığım kedim ve durdurak bilmeyen nefretim ya da sevme özrüm. aklıma savaşın gelmesiyse muhtemelen şu an kendimle yoğun bir mücadelede olmam ve onların böyle iç savaşlara rağmen dış savaşları nasıl yaratabildiklerine olan şaşkınlığımdan.

sanırım yazının asıl noktası kafamı sürekli kurcalayan soru ve sorunlarım. bir iki tanesini çözebilmem için bile soluksuz kitaplara gömülmekten başka çarem yok.
hem güzel, hem bakımlı, hem çekici, hem de sonsuz bir hırsla durmadan okuyan işinde başarılı birini bulursam hayatın anlamını çözdüğü için kendisini akıl hocam olarak seçeceğim. Sırlarını bana anlat ve kedileri unutma her kimsen! bazen yurtta kalmak istiyorum yeniden, zamanında içmekten anlamamıştım değerini de şimdilerde kütüphaneden dışarı sadece ihtiyaçlarımı gidermek için çıkmak gibi harika bir fantezim var. daha önce minik bir zaman diliminde yapmıştım. şimdi neden yapmayayım.
buraya kadar okuduysanız emin olun şimdi hatırladım bunları aslında herkese görünür şekilde yazmak istediğimi.
ben sadece bir insanım. hislerimle ilgili sorunlarım var o kadar. bu yazının da kafamdakilerin de sonunu getiremiyorum. farklı konuları, ordan oraya zıplamasıyla ve düşük cümleleriyle edebi açıdan berbat bir yazı oluşu beni çok rahatsız ediyor fakat hala tek amacım içimdekileri kusmak. bitmedi.

27 Kasım 2009, Cuma
saat: 07:02


günaydın bana. zihnimi ve son sigaramı tüketip yatıyorum. uyandığımda ilk iş kedimi bulmak olacak.üzerine sözlükteki kedi parçalayn vahşiyi okuduktan sonra, koşa koşa bulsam yeridir.

miss_anjelik

hiç korktuğum gibi geçmedi bayram. bayram ama hala kırosun gözümde.

istanbul
hosting