|
29 Kasım 2009, Pazar
saat: 14:47
annem evin en iyi yankı yapan bütün köşelerini ezberlemiş, akustiğini özümsemiş sanırım. hep o noktalara geçip konuşuyor, özellikle de elinde telefon varsa, rahat rahat oturup yayılmak varken ayakta dikilerek. ben de bulunduğum noktalara en uzak kalan o yerlerde geçen sohbetlerin her harfini duyabiliyor olmamı hayranlıkla karşılıyorum. babamla sohbet ederken de konuşulan herşey bir duvara çarpıp geri dönüyormuş da ikinci kere duyuluyormuş hissi yaratıyor, herşeyi iki kere söylüyoruz çünkü, hem de arka arkaya, karşıdakinin nefes alıp vermesine bile yetmeyecek bir sürede. şu ilk ders haberi gelip de hazan'a koştuğumda, bir öğretme tekniğinden bahsetmişti; herşeyi iki kere, hemen arka arkaya söylüyorsun. biz meğerse onu ezelden beridir yapıyormuşuz. duymadığımız, anlamadığımız için değil, sırf alışkanlıktan. bir buçuk aylık bir ayrılık ertesi ayırdına varabildiğim bu evin alışkanlıklarından birkaç tanesi sadece. diğer ders talebi kaybolup gitmişti. ama bugün bir tane daha geldi. yine çok heyecanlandım, ama bu sefer o kadar da gaza gelmedim. nasıl olacak yahu paniği var sadece, o kadar. yapan da bilmeden yapıyor ki demişti hazan, ama keşke o bilmeyenleri bir görebilsem, o bilen taklitlerini özümseyebilsem, bu işin ustası pozları nasıl kesilir. şimdilik elim ayağım birbirine dolanıyor sadece. okumakta olduğum kitabın hastası oldum ve pek tabi yazarının. bence bütün sosyoloji bölümlerinde okutulmalı. pek çok çalışma alanına nasıl da güzel tekabül ediyor. sömürgeci çok pis birşeydir, sömürülene neler neler yapmıştır demek zorunda kalmazsın bundan sonra, alır o kitabın ilgili bölümlerini gösterirsin. yoksullukla ilgili çalışmalarda, lafı yoksulluk nasıl fena birşeydir demekle sonlandırmazsın. bak dersin, bu adam amerika'daki yoksulluğu nasıl anlatmış. sonracıma, kentleşmeyi, mahalle kültürünü, yoksullukla şiddet eğilimi arasındaki bağlantıyı mı anlatacaksın, aç bak dersin adamın paris banliyöleri tarifine. harikulade. bütün o gündelik yaşam detayları, her bir diyalog. o tuğla kadar kitabın tek bir kelimesi bile boşa harcanmamış. muhtemelen kesin bir bilgidir zaten, ama kitabı bitirmeden adamın hayatıyla ilgili birşeyler okumayı reddettiğim için, şu an sadece benim tahminim, ama kitabın otobiyografik olduğuna bahse girerim. yahu bütün bu incelikli ve detaylı anlatımlar sadece hayal gücünün ürünü olamaz kuşkusuna kitabın başlarında da varmıştım, ama o amerika yoksulluğuyla paris banliyölerindeki şiddetin arasına sıkıştırıverdiği bir aşk mektubu var ki, asıl orda emin oldum kitabın otobiyografik olduğundan. kız olduğum için etkileniyorum tabi böyle şeylerden. kim bilir, yirmi yıl sonra kitaptan hatırladığım tek kısım o olacaktır belki de. murakami'nin kitabının sonunda yaptığını bu ortalarda bir yerde yapmış. aradan yirmi yıl geçmişken hem de. şimdi annemi arabalı gezmeye çıkaracağım. saat kararlaştırmıştık güya çıkmak için, ama kendisi hazır olduğu için huzursuzlanıp duruyor hadi diye diye. öyle. | ||
|
|
||