|
03 Aralık 2009, Perşembe
saat: 11:47
-Önemli olan şey, bir insanın ulaştığı ahlaki kusursuzluk değil, buna nasıl ulaşmış olduğudur.- (Tolstoy Yaşlılık Günlüğü) -Uz ülkesinde bir adam yaşıyordu. Tanrıdan korkuyor ve kötülükten uzak duruyordu; ve yedi bin kuzudan, üç bin deveden,beş yüz eşekten oluşan bir sürüsü ile pek çok hizmetçisi vardı. Ve o, Doğu'da oturanların en tantanalısı, en debdebelisiydi.- Eyüp'ün hikayesi böyle başlar: Tanrının ona yumruğunu kaldırdığı ve o vurdum duymaz rahatlığından uyansın da, ruhu acılar içerisinde Tanrının karşısında sınava girsin diye ona belalar yağdırdığı ana gelinceye kadar mutluluk içerisinde yaşayan Eyüp'ün hikayesi... Çağının ve ülkesinin en tantanalı, en debdebeli adamı olan Leon Nikolayeviç Tolstoy'un manevi hayatının hikayesi de böyle başlar. O da dünyanın güçlü ve zengin kişilerinden biri olarak -üst tabaka-ya kurulmuş, babadan kalan eski evinde rahatça yaşıyordu. Bedeni sağlık ve kuvvetle dolup taşıyordu. Onu seven bir genç kızla evlenmişti ve bu kız ona on üç çocuk vermişti. Ellerinin ve ruhunun yarattığı eserler ölümsüzlüğe ulaşmıştı ve çağının üzerinde parıldayıp duruyordu: Yasnaya Polyana köylüleri, güçlü efendileri kendilerinin önünden atını dört nala sürüp geçerken büyük bir saygıyla eğiliyorlardı ve bütün dünya da onun parıldayan ününün karşısında saygıyla eğiliyordu. Tanrının kendini sınamaya kalkmasından önceki Eyüp gibi, Tolstoy için de, isteyecek, arzu edecek başka hiçbir şey yoktu; ve bir gün, bir mektubunda insanoğlunun söyleyebileceği en cüretli kelimeleri yazdı: -Tam bir mutluluğa ulaşmış bulunuyorum.- Ama bir gece, birdenbire, bütün bunların anlamı ve değeri uçup gidiverdi. Bu çalışkan adam çalışmaktan nefret etti, karısına yabancılaştı, çocuklarına ilgi duymaz oldu. Geceleri, karmakarışık bir hale gelmiş olan yatağından kalkıyor; durup dinlenmeden, tıpkı bir hasta gibi, bir aşağı bir yukarı dolaşıp duruyor; gündüzleri ise hiçbir şey yapmadan, ellerini bile kıpırdatmadan, gözlerini bir noktaya dikip, çalışma masasının başında öylece oturuyor. Bir seferinde, silahını kendine çevirmesin diye, alelacele merdivenlerden çıkıp av tüfeğini dolaba kilitliyor; bazen göğsü paralanıyormuşçasına inliyor, bazen de karanlık odasında tıpkı bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Artık kendisine gelen hiçbir mektubu açmıyor, hiçbir dostunu kabul etmiyor. Oğulları, birdenbire kederli bir hal alan bu adama ürkek ürkek bakıyorlar; karısı ise umutsuzlukla bakıyor. Birdenbire olan bu değişmenin sebebi ne? Gizli bir hastalık mı kemirmeye başladı hayatını? Veba mı çöktü bedeninin üzerine? Başına bir felaket mi geldi? Herkesten daha güçlü olan Leon Nikolayeviç Tolstoy'un birdenbire neşesini yitirmesi ve Rusya'nın en büyük adamının böylesine acı bir şekilde kederli ve sıkıntılı bir hale düşmesi için, gerçekten, ne oldu acaba? Ve işte cevabı: Hiçbir şey! Ona hiçbir şey olmadı ya da çok daha korkunç bir şey oldu: O, hiçlik'le, karşılaştı! Tolstoy; nesnelerin arkasındaki hiçliği fark etti. Şimdi ruhunda bir parçalanma var: Kendi içinde dar ve karanlık bir yarık, bir çatlak meydana geldi; ve o, bu boşlukta, sımsıcak ve capcanlı hayatımızın arkasındaki yabancı, soğuk, karanlık ve kavranılmaz bir şeyin bulunduğunu görüyor ve ürkek bakışlarını, gelip geçici olan şeylerin arkasındaki bu ebedi hiçlikten ayıramıyor. Bir insan bir kere gözlerini bu uçuruma dikti mi bir daha başka bir yöne çeviremez; bir karanlık çöker üzerine; hayatın ışığı ve renkleri artık onun için sönmüş demektir. Gülümsemesi ağzının kenarında donup kalır; parmaklarının ucundan ürperen kalbine varıncaya kadar soğuğu ta içinde hissetmeden hiçbir şeye dokunamaz olur; bu hiçliği, bu -yokluğu- düşünmeden hiçbir şeye bakamaz... Daha bir dakika önce canlı ve uyanık bir halde bulunan duyguları için her şey solmuştur ve değerini yitirmiştir; şan ve ün uçup giden bir dumandan başka bir şey değildir; sanat çılgınların bir oyunudur; para bir cüruftan, sıcacık ve sağlıklı insan bedeni bile kurtçukların barındığı bir yerden başka bir şey değildir; gözle görülmeyen bu karanlık ağız, dünyadaki her türlü iyi ve güzel şeyin tadını ve yumuşaklığını emip yok etmiştir. Bir faninin gözleri önünde, yaratıkların duyduğu o ilkel endişe ile, bu hiçlik bir kere açıldı mı, Edgar Alan Poe'nun her şeyi içine çekip yutan o -girdabını-, Pascal'ın ruhun her türlü yüceliğini aşan o derin -uçurumunu- insan bir kere gördü mü, bütün dünya ayaklarının altında sallanmaya başlar. Gizlemeye ve saklamaya çalışmak boşunadır: İçinizi kemiren bu karanlığı tanrısal ve kutsal bir şey olarak nitelemek de bir işe yaramaz. Karanlık çukuru İncil'in sayfaları ile örtmeye çalışmakta da yarar yoktur; bu karanlıklar her türlü kağıdı delip geçer ve Kilisenin mumlarını söndürür; dünyanın kutuplarından gelen buz gibi bir soğuk, insanların söyleyebileceği sıcak sözlerle de ısıtılamaz. Bu ağır ve öldürücü sessizliği giderebilmek amacıyla --tıpkı ormandaki çocukların korkularını gizlemek için şarkı söylemeleri gibi-- yüksek sesle vaaz vermeye başlamak da bir işe yaramaz: O sessiz hiçlik ya da yokluk, bilinç üzerinde ve insanın kurtulmak için gösterdiği bilinçli çabalar üzerinde amansızca hüküm sürmeye devam eder. Hiçbir irade; hiçbir bilgelik bu hiçliği korkunç bir şekilde hissetmiş olup da içi kararan bir insanı rahatlatamaz, huzura kavuşturamaz. Dünya işleriyle geçen hayatının elli dördüncü yılında, Tolstoy, ilk defa olmak üzere, bu büyük hiçliğin kendi kaderi ve bütün insanlığın ortak kaderi olduğunu fark etmiştir. Ve o andan sonra da, ölünceye kadar, kendi varlığının arkasındaki bu kavranılmaz uçuruma gözlerini dikmekten başka bir şey yapmamıştır. Ama, gözlerini bu yöne çevirdiği zaman bile, bir Leo Tolstoy'un bakışı yine keskinliğini korumuştur: Çağımızın bir insanda görmüş olduğu en keskin ve ruhun dünyasına en fazla girebilmiş bir bakıştır onunkisi. Sözle anlatılması mümkün olmayan bir şeye karşı bu derece büyük bir güçle savaş açan birine hiçbir zaman rastlanmamıştır; kaderin insanoğlunun önüne koyduğu probleme, kendi kaderini sorgulayan insanlığın problemine hiç kimse bu derece kararlı bir şekilde karşı koymamıştır. Nesnelerin ötesinden gelen ve ruhu yavaş yavaş kemiren bu boş bakışın acısını kimse onun kadar korkunç bir şekilde hissetmemiştir; hiç kimse buna Tolstoy'dan daha yüce bir şekilde katlanmamıştır; çünkü burada, uyanık bir bilinç sayesinde, nesnelerin ötesinden gelen o siyah gözbebeğinin karanlık sorusuna, sanatçının güçlü bir gözlemci olan keskin ve cesur gözleri çekinmeden bakabilmiştir. Leon Tolstoy, bir an bile, kaderin acı oyunu karşısında gözlerini yummamış ya da bakışlarını korkakça aşağı indirmemiştir: Çağdaş sanatımızın en uyanık, en içten, en sağlam, en yanılmaz gözleridir onlar. Dolayısıyla, kavranılamıyan bir şeye bile yaratıcı bir anlam vermek ve bir kenara itilmesi mümkün olmayan şeyin gerçekliğini kabul etmek için gösterilen bu kahramanca çabadan daha büyük hiçbir şey yoktur. Yirminci yaşı ile ellinci yaşı arasında geçen otuz yıl boyunca Tolstoy, eserlerini yaratarak, kaygısız-tasasız ve hür bir şekilde yaşamıştır. Ellinci yaşı ile ölünceye kadar geçen otuz yıl boyunca ise yalnızca, insan aklının kavrayamayacağı bir şeyi, hayatın anlamını kavramak ve öğrenmek için yaşamıştır. Kendisine bu korkunç görevi --gerçek uğruna açtığı savaşta, yalnızca kendini değil bütün insanlığı da kurtarma görevini-- yüklediği güne gelinceye kadar işi kolaydı. Böyle bir göreve girişmesi, onu bir kahraman --nerdeyse kutsal bir kişi, bir aziz-- yapmıştır; bu yolda can vermesi ise bütün insanlar arasında insan adını taşımaya en layık olanı haline getirmiştir. Stefan Sweig- "Kendi hayatının şiirini yazanlar" kitabından | ||
|
|
||