|
07 Aralık 2009, Pazartesi
saat: 22:57
On altı yaşında ''anne'' olmak... Hem de arkanızda hiçbir maddi, manevi güç; evlilik mevlilik gibi hiçbir toplumsal kurum olmadan... Benim annem bunu yapmış. Tek gecelik bir ilişki belki... Belki biraz daha fazlası? Yine de hemen hiçbir çocukluk fotoğrafında babamı göremem. Bildiğim tek şey Beşiktaş Kız Lisesi'nde okurken birdenbire kendini Zeynep Kamil Hastanesi'nin doğumhanesinde bulduğu; daha neler olduğunu anlamadan kucağında bir bebekle İstanbul Üniversitesi'nin İşletme Fakültesi'nden içeri girdiği... Çocukluk fotoğraflarımda sıkça vardır da; doğumdan sonra çekilmiş ilk fotoğraflarda anneannemi de göremezsiniz. Doğumumdan sonra bir mektup yazmış anneme. Tek satır. Tek tümce: ''Doğurduğun o çocuğun benim için kurbağa yavrusu kadar değeri yok''. Yine de pişman olmuş birkaç saat sonra. Tanrı'nın anneme bir hayat dersini olabilecek en güzel hediyeyle verdiğini falan yazmış ikinci bir mektupta... Ne var ki beni tam anlamıyla kabullenmeleri birkaç ayı bulmuş. Baksan şöyle dışarıdan, acıklı bir öyküye benzetirsin. Oysa ben, dünyaya gelmişler arasında en şanslısıydım. Doğumhane'ye doluşmuş ebeveynler, bebeklerin kulağına ezan mezan okurken benim annem eğilmiş ve fısıldamış sadece: ''Benim hayatım tam şu an sona erdi. Artık sadece senin için yaşayacağım.'' Öyle de yaptı... Dedem öldürüleli birkaç yıl olmuş henüz. Aile, hayatınında ilk kez ''yokluk'' kavramıyla tanışıyor. Kısıtlı bir para, tıp okumaya uğraşan bir abi, derslere girmek için kucağındaki bebeği fakülte kantinindeki arkadaşlarına emanet eden bir kız çocuğu... Ben, o bebektim, ...ve çocukluğumdan bugüne uzanan hayatımda, ''yokluk'' kavramıyla hiç tanışmadım. Batik yapıp pazarda sattığını anlatır annem. Para karşılığı vitrin camları sildiğini falan... Yığınla gelen Lego kutuları, yurtdışından özel getirtilen mamalar, her akşam lunapark gezintileri, arka arkaya dizdiğimde evin tüm duvar kenarlarını dolduran Majorette'ler... Sonra büyüdüm sanırım biraz daha. Nerede geçtiği belli olmayan altı yıllık çocukluk hayatımın ardından, tamamen O'nun yanındaydım artık. Son sınıfta okulu bırakmış, ama Özallı Yıllar'ın özel sektör akımında iyi bir rüzgar yakalamayı başarmıştı. Her sabah The Marmara'nın lobi katında kahvaltı yaptığımı hatırlıyorum. Ne var ki hep tek başıma... Hep, O'nun çalışma saatlerinin bitmesini bekleyerek... Günde on beş, on altı saat... Daha fazla belki..? Bir bakıcı alırdı beni oradan. Hatırlarım. Kahve denen şeyle tanışmış ve neden bilmem çok sevmiştim o yaşımda. Annem de yasaklamıştı. Bakıcım, karşımda her kahve içtiğinde bir deftere çarpı atardım. O defteri uzun yıllar sonra ortaya çıkacak, artık iyice yaşlanmış annemi bir sandalyeye bağlayacak ve karşısında acımasızca kahve içecektim! Böyle gerizekalı bir çocuk için bu kadar savaş vermek? Düşününce ''ben yapmazdım'' diyorum. O yaptı. Daha fazla büyüdüm. Bana ev ödevi olarak şiir ezberleme çalışması vermiş öğretmenimle saç saça girdiği yılları falan da geçtim... Aşık oldum ilk kez. ...ve ilk dakikada O'nu sattım. Sevdiğiniz kız sizin için dünyanın en vazgeçilmez şeyiyse ve annenizin söylediği her şey gerizekalıca geliyorsa ergenliğe girmişsiniz demektir. İlk aşk çoğu kez ilk hatadır. O, bunun farkındadır. Sizi olgunca ve dostça uyarır. Sarışın ve yeşil gözlü olduğuna bakmamanızı, mesela şu siyah saçlı Tuğçe'nin sizinle çok daha uyumlu olacağını anlatır. ...ve siz annenize dönüp ''Senden nefret ediyorum.'' dersiniz. Tıpkı çantanızda yakaladığı ilk sigara paketiyle kaşınıza dikilip, tıp kitaplarından bulduğu resimlerle size kanser manser gibi şeyleri anlattığında içinizden söylediğiniz gibi. (Bugün, keşke o gün beni adam yerine koyup anlatmak yerine sağlı sollu iki tane çaksaymış da, ben de korkup bir daha elime almasaymışım diyorum o paketleri... ) Büyütmek, hayata hazırlamak... ...içgüdüsel diyebilirsiniz buna. Sonuçta tüm hayvanlarda olan annelik güdüleri falan hani... Ama büyümüştüm ben? Üstelik hayata hazır vaziyette değil, hayatın tam ortasındaydım artık? Ama o yine yanımdaydı. Bana devrettiği ilk işyeri... Sonra ''dur ben daha iyisini yaparım bunun'' diye kurduğum ikincisi... Kendimi altından kalkması imkansız bir borç denizinde bulmam... Akılalmaz vergi cezalarıyla ve bankaların gönderdiği ilk ihtar mektuplarıyla O'nun kapısını çalmam... İki telefonla tüm vergi cezalarınızı affettirmek; bir defter, bir de hesap makinesi ile dört muhasebecinin aylardır çıkaramadığı kadar başarılı bir finansman programı yaratmak... Benim annem bunu da yaptı. Üstelik en ufak bir kızgınlık, kırgınlık... Negatif tek bir bakış olmadan yüzünde... Üstelik... ''Sen salaksın biraz. Bundan da kötü duruma gidersin'' diyerek sağlam bir B Planı'nı, başlarda epey dalga geçsem de şaşırtıcı derecede büyüyen bir ''yedek iş'' i de teslim ederek bana... Beraber olduğum kadınlar, benim O'na hayran olduğumu söylemiştir hep. Sürekli annemi anlatıp duruyormuşum. On beşinci yaşımda hayatı öğrenmem için ayrı bir eve çıkmama izin veren, on altıncı yaşımda ilk arabamı alan, ergenliğimin ortalarında keşfettiğim saçma sapan barlarda beni yakalayıp çok daha ''klas'' bir gece hayatına sokan, okulun sınav dönemlerinde ''aman boşver git dünyayı gez'' diye bana uçak biletleri veren, alkolden gözümü açamadığım bir sabahta, tanımadığım bir kadınla beni yatakta görünce ''bunlar kullanasın diye üretilmiş'' diye kafama prezervatif kutusuyla vuran, adlarını bile bilmediğim iki otobüs hostesini eve atıp bütün mücevherlerini çaldırdığımda gırtlağımı sıkarken bir yandan beni öpen ve ağlayan... ...benim için gerçekten ''ağlayan'' tek kadını... O'na aşık mıyım? Bilmiyorum. ama... ''Bir tek annem olsun, bana bir şey olmaz. '' diyor ya... Bunun ne demek olduğunu biliyorum. | ||
|
|
||