08 Aralık 2009, Salı
saat: 23:25


"The book's not the problem. The problem is the kind of people that look to it for answers."
Johnny Red /Anarchist Cookbook


Gezici Festival'in gelişine sevinmiştim, bu gün ilk defa katılabildim bir kısmına, "5 No'lu Cezaevi" vardı. Bu belgesel tabi ki festivalin an popüler filmi değildi, ancak yine de salon ağzına kadar doluydu. Aşağı yukarı biliyordum ne göreceğimi ancak bildiğin sinir bozukluğu yarattı bende.

Öncelikle yıllardır iyi kötü sinemayla uğraşan biri olarak teknik anlamda hiç beğenmedim filmi. Bu,Türk sinemasının yeni modası olsa gerek; profesyonel bir işe amatör kılıfı giydirmek. Bununla ne yapmaya çalıştıklarını anlamış değilim, daha samimi, daha gerçekçi mi olmaya çalışıyorlar, yoksa bu bir işkence belgeseli olduğu için bir çeşit atmosfer mi yaratmaya çalışmışlar çözemedim. Neden ne olursa olsun beceriksizce olmuş, o ayrı. Amatör ruh katacağım diye el kamerasıyla çekim yapmanın da bir mantığı yok, abartmayalım.

İkincisi, belgesel dediğin şeyin bir alt başlığı olur. 5 No'lu Cezaevi, ama nesi? Sen bu eserinle insanlara neyi anlatmak istedin? Ne gibi mesajlar verdin, neler kattın seyirciye? "İşkence vardır" diye bir alt başlık olamaz, onu zaten biliyoruz. Filmde bu cezaevinden kurtulmayı başarabilmiş bir takım kadın ve adamlarla yapılan söyleşilere yer verilmiş. Özetle insanlar başka cezaevlerinden 5 noluya geçişlerini, neler umup neler bulduklarını, ayrıntılı bir şekilde kendilerinin ve arkadaşlarının maruz kaldığı işkenceleri ve tahliyelerini anlattılar. Film bittiğinde insanların yüzde doksanı koltuklarına yığılmş vaziyettelerdi, kalkacak güç bulamıyorlardı, ya da öyle davranıyorlardı.

Benim ise bir dakika daha kalasım yoktu. Bu farkındaliksız (belki) bir ötekileştirmeydi çünkü. Ölen/öldürülen insanların yargılandıkları suçlar, ideolojileri, duruşları ile ilgili hemen hiç bir şey yoktu içerikte. İnsanların kanına neden bu kadar dokundu anlamıyorum bu yüzden. Sen bu adamların bugünkü yansımalarına şehit cenazelerinde küfrediyorsun işte. Katledilenlerin fotoğraflarını gördün, sokakta soru sorsa cevap vermiyorsun sen o tiplere. Konuşanların bozuk türkçesini kınıyorsun bugün. Onlar senin için "öteki" zaten. Bu yüzden izlediğin film alında hiç bir şey öğretmedi sana. Güdümlü gelmiş zaten insanlar, işkence belgeseli, çok üzülmeye, çok kınamaya hazırlar. Hayır, bunu biliyordunuz zaten. Türkiye'de işkence var. Dünyada işkence var. Bu kadar ürpermenin alemi yok.

Arkadaşımla konuştum bu konuyu, belki insanlar yaşadıkları benzer acılarla özdeşleştirmiştir izlediklerini dedi. Benim kanımda var işkence mağdurları. Var olan da bu şekilde üzülmemeli, ağlamamalı sinema salonlarında çünkü ne o insanlar ne bunun acısını dolaylı yollardan yaşayan insanlar halkım arkamdan ağlasın diye maruz kalmadı bu olanlara. Niye maruz kaldı o zaman? İşte, o belgeselde cevaplanması gereken buydu. İşte o zaman bir şeyler katmış olurdu seyirciye.

Slow motion gözyaşı kareleri, arkaya da acıklı bir müzik. Yok yere manipülasyondur bu.
Bugün o salondan çıkan herkes Esat Oktay Yıldıran'dan nefret ediyordu. Halbuki bilmek gerek, hepsinden önce tecavüze uğradı o. Zihniyetleri savaştırmak gerek, insanları değil.
Tarihin şen çocukları, ağlak filmlerle anılmasın artık. Dehşete düşülmesin, bir dakika daha durulmasın illa bir şey yapılacaksa.

istanbul
hosting