09 Aralık 2009, Çarşamba
saat: 00:48


Beşiktaş maçını izledik az önce okuldan arkadaşlarla. birisine de dedim, "bazen bizim takımın kaybetmesini istiyorum." diye. psikanalizle ilgili kitaplara bir ara pek özenmiştim, çünkü okuduğum birkaçı bana çok moral vermişti. neden? insan kendinden dolayı bildiği bir düşünceyi bir yazıda tanımlanmış bulunca "aa, meğer bu bilinen bir şeymiş!" diyor ve bilinmeyen eşittir korkulan ne yazık ki çoğu zaman...
maçlarda bakıyorum ki benim tuttuğum takım rezilliği ele alıveriyor, tersine bir hırsla "madem öyle, döşeyin lan şunlara!" diye adeta destek çıkıyorum rakibe.
psikanaliz kitaplarına rüzgar gibi bir dönüş yapsam diyorum. hem hayâlim olan kitap yazmaya kimbilir bir katkısı olur bakarsın. o ufkumdaki kitaptan bahsederken çevreme, şöyle girmiştim lafa: "takıntılı biri çıkmalı arkadaş piyasaya! bir cümle üzerinde bile kafa patlatacak biri... o kitapta sahneler, düşünceler ve hisler kusursuzca anlatılacak ama! mesela bir sevişme sahnesi, cümleyi on defa yazıp bozacak!" sonraları ben bomboş hallerimde düşündüğüm deli saçması fantastik kıvılcımlar arasından harikulâde bir senaryo temeli buldum. onca tuzu baharatı var onca üzüntümde, bari bir de işe yarıyormuş dedirsin.
"hayat, cinsel yolla bulaşan ölümcül bir hastalıktır"
"hayat, kalıcı bir çözümü olan geçici bir hastalıktır."
hayat prangalanmışlıktır.
hayat, hiçliğin markasıdır...
diyeceksiniz ki hayat öyle "bir bilmemnedir .." olsaydı adı bilmemne olurdu, hayat olmazdı... ama şu sebepten yazdım bunları. birinci söz, seksen yılın en kısa ve tek kusursuz özeti. ikinci söz Arthur SCHOPENHAUER isimli bir vatandaşınmış. gelelim üç ve dörde: prangalanmışlık konusu zaten mâlum.. hayatın hiçliğin markası olduğunu ise ilk söyleyen kişi benim. ne diyeyim, karar kıldım bu doğrultuda, o marka beni benden mi etmedi, o marka beni sağlığımdan mı etmedi, o marka beni cesaretlere mi itmedi, nelere sebep olmadı ki..! şükür ki hayatım boyunca hiç ama hiç marka tutkunu bir genç olmadım...

istanbul
hosting