04 Ocak 2010, Pazar
saat: 00:01


''Sen hiç uyumaz mısın?'' dedi.

''Uyudum aslına bakarsan... Fakat şimdi gitmem lazım.''

''YİNE gitmen lazım...''

Kötü bir başlayan bir sabahta duvardaki saat beş buçuğu gösteriyordu. Gece iki buçuk'a doğru televizyondaki film bitmiş, yatak odasına geçmişti. Saatlerdir önümdeki evraklarla hesaplar yapıp bilgisayara kayıtları geçiriyordum. Aslında öyle çok da sonra değil, saat üç çeyrek'te yanına uzanmış; üzerindeki taşlı bluzu çıkarıp yeşil bir sweat - shirt'ümü giydirmiş ve sarılıp uykuya dalmıştım.

Fark etmemişti bunları. Sanırım salondaki J&B şişesinden birkaç kadeh eksiltmişti.

Oysa bu, hayatıma girmiş hemen hemen tüm kadınlara başlarda oldukça etkileyici gelir. Yani bir erkeğin hiç usanmadan durmadan ve durmadan çalıştığını izlemek... Sabah altı'ya doğru evden çıkışıma çoğu kez şahit olmazlar. Öğlene doğru uyandıklarında bir telefon gelir onlardan. Taksi durağının numarasını falan sorarlar... Kahvaltı ve alış - veriş ile geçen birkaç saatte beni hatırlamazlar. Eve geri döndüklerinde bir telefon daha...

''Ne zaman geleceksin?''

Sekiz - sekiz buçuk gibi... İşyerini son günlerde bu saatlerde kapatıyorum. Ne var ki ''eve iş getirmeyeceksin'' sözünü umursamayanlardanım. Çoğu kez akşam yemeğini atlar, çalışma odasına kapanıp gecenin geç saatlerine kadar ertesi günün işlerini düzenlemeye başlarım. Klavye sesi, kağıdın üzerinde sertçe hareket eden kalemin sesi, sigara dumanını çeksin diye son kademe çalışan havalandırmanın sesi....

Bir kadın için bunlar ilgi çekicidir. Ara sıra odanın kapısında durup dakikalarca beni izler. Odadaki berjere oturup ojelerini tazeler, masanın ucuna oturup yaramaz bir çocuk gibi ayaklarını sallar, ilgi çekmeye uğraşır, arkama geçip sarılır, ''hadi bi' beş dakika ara ver'' der. Beş dakikalık kısa sevişmeler... Upuzun bir ön sevişmeden çok daha tahrik edici olabiliyor bazen gerçekten de...

''Kaçan kovalanır'' gibi aptalca bir söz vardır erkekler arasında. Aslında doğdurur fakat erkeklerin doğru düzgün anlamayı beceremediği sayısız kuraldan biridir. Kadınlar ufak flörtlere başladığında 70'lerin Türk filmlerindeki kızlar gibi naz yapar erkekler... Sonuç? ''Kovalaması'' gereken kadın bir anda ortadan kaybolur.

Kadınlar için beklediği kadar kolay elde edemediği şeyler cazibe duygusunu uyandırır. Mesela mağazada bedeni kalmamış bir elbise, numarasını bulamadıkları bir ayakkabı, biletleri çoktan tükenmiş bir konser... Ya da tüm seksapeliteleri ile kapı eşiğinde dikildiklerinde kendileri yerine önündeki kağıtlar ile ilgilenen bir erkek... Tıpkı elinizdeki kitabı kıskanıp kucağınıza çıkarak yazıları görmenizi engelleyen şımarık kediler gibi... ''Benimle ilgilenmeli..!'' İlgilenirsen, kazanırlar ve kazandıkları bu oyundan çabucak sıkılırlar. İlgilenmezsen, kazanmak için yapmayacakları hiçbir şey yoktur artık!

Diyorum ya, başlarda fazlasıyla çekici ve etkileyici gelmiştir bu durum hayatıma girmiş kadınlara. Sonrası ise bir kabusa dönüşür.

''Sürekli çalışıyorsun, biraz benimle ilgilen'' ile başlayan ufak yakınmalar zaman içinde masanın üzerinden klavyeyi alıp yere fırlatmaya kadar gider. Başlarda haksızlık ettiğini düşünürdüm. Hani ''bizim için, senin için çalışıyorum ben'' savunmaları falan. Ne var ki O, bir kadın'dı. Yaratılmışlar içinde en güzeli ve en mükemmeli... Hayattaki her şeyi ama her şeyi hak eden tek canlı... İlgi, O'na verebileceğin şeyler arasında en mütevazisi belki ve sen bunu bile yapmayı başaramıyorsun.

O, senin ne için çalıştığını, neden bu kadar çok çalıştığını asla anlayamaz ve anlamak zorunda da değildir. Sana günlerini, gecelerini, haftalarını ve aylarını verir kadın. Bu, önemli bir şeydir ve kadın, sana yıllarını vermeye tüm samimiyeti ile hazırdır. Senden beklediği, ufacık bir ilgi... Vermek zorundasın. Gerçekten bunu vermek zorundasın.

Çoğu kez veremedim. Bu yönümle başarısız bir erkek olduğumu söyleyebilirim. Ama inanın, ben hep çok sevdim. Kalbimin her atışıyla delicesine sevdim. Bir kadını hiç kandırmadım. Hiçbir zaman küçük ve anlamsız oyunlar oynamadım. Çok şey yaptım O'nlar için ve bırakın en ufak bir karşılık beklemeyi; çoğu kez bunları dile bile getirmedim. Kuaförden berbat bir kesimle çıktıklarında harika göründüklerini söylemek dışında hiçbir yalana başvurmadım. Hiçbir zaman umursamazlık etmedim. Hiçbir zaman O'nları unutmadım.

Kötü bir sabahtı bu... Oysa çok az şey bekliyordu benden. Öğlene kadar yatakta yuvarlanmayı, güzel bir yerlere gidip gazetelerimizi okuyarak kahvaltı etmeyi, bir yerlerde yürüyüş yapmayı, sinema kanallarından birini açıp güneş batana kadar film izlemeyi... Basit şeylerdi bunlar.

Yeniyıl, benim için mutlu dileklerden fazlasını ifade ediyordu ne var ki... Kapatılması gereken hesaplar, üç günlük resmi tatilin ardına yığılan işler... En azından öğlene kadar halledip kalan zamanımı O'na vermeyi düşünmüştüm. Yapamadım.

Sabahın beş buçuğunda mutfakta ayıltacak sert bir kahve hazırlayıp kapıyı yavaşça çektim. Rüyalarına geri döneceğini, öğlen uyandığında da bunları rüyalarının bir parçası sanacağını umdum. Kapının önünde hıçkırıkları geldi kulağıma... ''Kadınlar durmaksızın ağlar zaten...'' Bu da erkeklerin en aptalca inançlarından biri... Bir kadın ağladığında bu, hayattaki en gerçek şeydir.

Çıkamazsınız o apartmandan. Tek bir adım bile atmazsınız o suçluluk duygusuyla... Her şeyi, hayatın size yüklediği her şeyi bir anda siler, hızlıca yanına gider, O'na sarılırsınız.

''Tamam'' dersiniz. ''Gece seni bıraktıktan sonra halledebilirim sanırım...''

Bu sabah, hayatımda ilk kez bir kadının bu kadar içten ve bu kadar güzel gülümsediğini gördüm. O'na küçük bir söz verdim güneş doğarken... Birkaç günlük bir ara... Abant'ın Büyük Otel'inde birkaç gece... Göl kıyısında birkaç ''yıldızlar altı fayton gezintisi''...

''Peki ya işler..?''

''Sen gittikten sonra biraz daha az uyurum.''


istanbul