06 Ocak 2010, Çarşamba
saat: 16:31


saat öğlen 12 ye yaklaşırken, mutfakta kalorifer borusunun geçtiği yerde ayaklarım ısınsın diye dikiliyordum. dışarıda mat gri bir gün yarısına ulaşmaktaydı. ayaklarım üşüyordu. onun dışında içim uyuşmuşçasına hiçbir şey hissetmiyordum. tek hissettiğim ayaklarımın üşümekte olduğu ve karnımda gaz olduğuydu. yerdeki beyaz fayanstan kafamı kaldırdığımda tekrar o gri gökle karşılaştım. dünyaya ilk kez gözlerimi açıyormuş gibi. tam da bu saatlerde tam da bu şehirde. ankara ocakta hiç aralıksız hep böyledir. mavisi grileşmiş bir gök, mat bir hava, yapraksız ağaçlar, soğuktan donmuş bir şehir. insan böyle bir günde dünyaya gelirse elbette doktorun şaplaklarına tepki vermekten o kadar imtina etmesi de normal karşılanmalı. faraziyeler üzerine hayatlar kurduğumuzdan olsa gerek, hayatlarımız hemencecik yıkılıveriyor. sezgiler diyorsunuz, sezgiler. bunun konumuzla ilgisi yok. bu bir doğumgünü güncesi. tam da bu sebepten dolayı az da olsa içinde neşe olmalı. ama neşelerden çok hep korkular var. sabah duşta uzun uzun kadınları düşündüm. kadınları düşünmek için duş güzel bir yer. kadınlardan neden bu kadar korkuyorum diye düşündüm. geçmişi düşündüm. hatta çocukluğuma bile indim. ama sonra hemen geri çıkıp 30 yaşıma yaklaştığım zaman dilimini idrak etmeye devam ettim. kadınları kaybetmekten neden korkuyorum sence şahenk. gerçeklerden mi korkuyorum şahenk. bulduğumu mu sanıyorum gerçekleri. o yüzden mi kendimi yalana boğuyorum. ben bildiğin basbayağı bir adamım. derinliksiz, bayağı ve ahmak.

istanbul
hosting