|
20 Ocak 2010, Çarşamba
saat: 01:01
karın tuttuğunu tahmin edemeyince ve spor ayakkabılarımı ayağıma geçiriverince, o hayın yokuşu söz verdiğim gibi iki dakikada inemedim elbette. çıkarken daha gerizekalı hallere bürünmemiz gerekti, çünkü eski arkadaşlar olarak ikimiz de karın pek de hastası değiliz ve ötekine 'sıktın artık, yürü de gidelim' diyecek de değiliz hiçbirimiz. sesleri işiten, asker kökenli şu herifin uçurumdan tırmandığı seferki kadar zorlu bir parkuru geçmeye çabaladığımızı sanır. şimdi şu direğe tutun sen, ben seni tutuyorum, tamam ayağını at şimdi, hah dur yakaladım, düşecek olursan ses çıkar ki kendi kendime konuşarak yürümeye devam etmeyeyim. ve inanmazsın, daha cevval olan bendim. mustafa geldi akşam. önce zeynep geldi, bu akşam eve uğramaz sanmıştım oysa, mustafa ardından geldi. ama mustafa zeynep'ten önce askerden geldi. gelirken kurabiye getirmiş, hep beraber oturup onları yedik. çay istemedi. sevgilisi bu gece geliyormuş. çığırtkanlardan kaçamamış ayıp olur diye, saçmasapan bir firmadan bilet almış. firmanın asıl saçmasapanlığı otobüsün avrupa yakası'nda adı sanı duyulmamış bir semtte duruyor olması. çok kalmadı o yüzden mustafa. kendini bütün gece sürdürmeyi planladığı kavgaya hazırlaya hazırlaya yola koyuldu. bütün herşeyden ve zeynep'in spivak sorularından kafamı toparlayabildiğim anlarda biraz çalışabildim. birazdan biraz daha çalışırım. yarın istinye'ye gideyim diyorum, bir de şu banka işi. ikametgah gerekiyordu diye birşeyler düştü aklıma. doğruysa şayet, başka bir yolunu bulacağız artık. işle ilgili bir fikir geldi aklıma zeynep'in yanında otururken, birden adamın mailini buldum. daha önce de bulmak istemiştim pek çok sefer, ama bu kadar kolay bulacağım nasıl daha önce aklıma gelmemiş hayret. birazdan ona da yazarım. işe alınsaydım beraber çalışacağım kişi o olacaktı ne de olsa. geçişleri hızlı yapamıyorum. babası öldürülmüş bir adamın haklı öfkesine bu kadar doğrudan bir kez daha tanık olduktan sonra, pek sohbet havasında olamıyorum. ellerinde bayrak yürümeye inat edenlerin peşine takılasım geliyor, bir olay çıkacaksa, o an aklımdan geçecek tek şey kaçıp kurtulmak olacaksa bile, ben de onlarla orada bir arada olmalıyım diye. zaten şu hayatta sadece iki slogan seviyorum. biri tek başına kurtuluş yok diyen, diğeri de faşizme inat kardeşliği direten. sonra aklıma başka fikirler geldi, birkaç gün geçtiğinde mail atarım. zaten ben masterımı mail atmada yaptım. eve geldik, taksi kapıda bekledi, çantalar toplandı. ev biraz soğuk. bugün muhtemelen yine burda yatarım, yatağın üstüyle uğraşasım yok. şimdi biraz daha çalışayım. | ||
|
|
||