28 Ocak 2010, Perşembe
saat: 15:25


kalbi elbet ısınmalıydı.


geçtiği yollarda unutulmuş bir çok gölge gördü. geçerken sıyrılan ter gibi damlamış. vakitsiz öksürüklerde genizden sökülen takıntı gibi fırlamış. zamansız beyazlayan saç teli gibi koparılmış bir çok gölge. anlık giyimeri olan. üzerimde nasıl durur şeklinde merakların ötesinde varlık atfedilmeyen gölgeler. bir kabinde bir kaç dakika beklemek kadar ömürlü. aynaya bir kaç kez bakmak kadar yakışkan. ve sonra nereden alındığı dahi önemsenmeyen elbiseler gibi kabinde bırakılı veren gölgeler. her şey yolda ömür bulur...

hep büyük resimlere takıldı gözlerimiz. kocaman çınarları gördük büyük dağları. devasa çukurları. oysa her varlık bir ömrü yükleniyordu omzunda. karıncadan çalıya solucandan bulutlara. ömrümüzde bile derinlemesine değişiklikleri adlandırdık. çocukluk gençlik yaşlılık. oysa binlerce ara geçiş vardı. hiç bir saniyesi bir diğeri olmayan bir yürüyüşü üçe bölmek kadar saçma bir şey olmamazdı. hangi çocukluktu tanımını yaptığımız? altımızın bezlenmesi mi dizimizin yaralanması mı okula başlayışımız mı kolumuza ilk defa ismimizde yer almayan bir harfe yer arayışım mı. ya da gençlik denen şey nerde biter. evlenmişliğimiz de mi şiirden vaz geçişimizde mi. çocuğumuzu kucaklayışımızda mı. ya şiir hep varsa ya dizimiz hala kanıyorsa ha bir yerlerde hala ismimizde olmayan bir harf kendine yer arıyorsa. yirmili yaşlarda ölen birinin yaşlılığı hangi dönemdir. nedense cevabı önceden belirlenmiş sorular sorarız hayata. bilgisayarın başına geçip "ne var ne yok" diye sormak sadece fırkarlara has bir güldürüdür. otoban kadar nettir hızımız. ara yollar çünkü götürmez bizi şehrimize. dar sokaklar korkutur. gecedir ve loştur ressamın tualinde bile ara sokaklar. fırça izinde bile bir ötekilik vardır. korku tünelinden sıkılmış gibidir renkler. mat donuk...

yine de geçtiği yollarda alel acele sıyrılmış bir çok gölge gördü kadın. ergenlik günahı gibi hastane tuvaletlerinde doğurtulan. yahut camii diplerine bırakılan. ( bu bile bir alışılmışın dışa vurumudur. modern yaşam meyhaneleri evetlese de yine de günahlarımızı(çoğumuzun gözünde çocuk elmayı ilk ısırmışız gibi günahtır) camii avlusuna bırakırız. meyhanelerin merhametine kimse sığınmıyor. belki de izbe yerlerden şehrin geniş caddelerine taşınmış olması meyhanelerin merhametini öldürdü. şehrin dışında ilinti gibi duran bu yerler tutunamayanların güvenlik alanlarıydılar. her şeyi içine gömerdi de dışa bir damlacık olsun sızmazlardı. selamı dahi alınmaya değmez adamların selama gerek duymayacak denli senli benli oldukları yerdi meyhaneler ve hiç olanları dahi bağrına alırdı. ahlarına da eyvahlarına da yer vardı. sonra şehre iyice yerleşti artık barlandılar pavyonlandılar. kesif kadın yayıldı geniş caddelere içlerinden. ve bir de bol kusmuk.

yol kendi hükmüne yürütüyordu kadını.

istanbul
hosting