|
30 Ocak 2010, Cumartesi
saat: 00:29
ulus böyle şeyler söylüyor ey okuyucu! "nasıl yaşamalı?" (bios biotos) Sözler düzeyinde gerçekleşen bir olay, nesneler, cisimler düzeyinde gerçekleşen bir olayı sadece yansıtmakla kalmaz, üretebilir de. Ancak bunların sırrı dilbilimde saklı olmayan sınırları vardır ki, konumuz buna yöneliktir: "Halk, her durumda" lağvedilmeyendir. "Halk", hiçbir durumda lağvedilemeyendir. Yargıç tek bir söz edimiyle bir canlı varlığın, yani tahakkümün "yaşamında", cisimsel ve manevi anlık bir dönüşüm getirebilir. Oysa "multituda", "halk" böyle bir tanımlamanın, mahkum etmenin, yargının elinden kaçar. Biyolojik "çoğulluk" nosyonu da benzeri bir paradoksa yol açar. Hücrenin içsel gelişimi sorusu organizmanın dayattığı kurallar sorusuyla, tek kelimeyle, bilimlerin başağrısı "yasa" sorunuyla çarpışır. Oysa hiçbir zaman, organizma ve hücreden, hayatı düşünmenin bu iki kutbundan vazgeçilmez: Sadece farklı düşünceler birini ötekinin boyunduruğuna, yasaması altına sokmaya çalışırlar. Sahte sorun ve soruların binbir türlüsü tarafından bombardıman edildiğimiz bir çağda "filozofça yaşam" denen şey hâlâ mümkün olsaydı "kayıtsızlık" bunun esaslı bir parçası olmalıydı. Ama her durumda, kayıtsızlık tek başına kurucu değildir - yıkıcıdır. Gerekli, zorunlu bir yıkıcılık. Ama bir adım öteye atmak, problematiği üretmek gerekir. Bu, kendi sorularını üretmezsen başkaları senin için sorunlar çıkarırlar anlamına gelmektedir. Hümanist gelenek, pekâlâ "insan soru soran hayvandır" gibisinden bir düsturdan hoşlanabilirdi - ama bir tehlikenin de farkında olmalıyız: Soru soran hayvan varsa, kendisine soru sorulan, sorgulanan bir hayvan da olmalıdır. Günümüz insanı ise, soru sormaktan çok cevap verir, uyar, uyum gösterir... Ta ki kendi sorularını soracak adımı atana kadar... İnsanların kendi sorularını henüz hiç sormamış olduklarını söylemek istemiyorum elbette. Tarih boyunca bu soruları hep sordular. Cevap alabildiler ya da alamadılar, ama hep sordular. Marksizmin "bunalıma" henüz düşmediğinin rivayet olunduğu bir dönemde İtalyan Marksisti Rossana Rossanda, "işçilerin anlatılarını duyulur kılmanın" devrimciliğin özü olduğunu göstermişti bizlere. İşçilere kendi hayatlarını anlatmak değil, hayatlarının belirişinin önündeki engelleri kaldırmaya çabalamak... | ||
|
|
||