13 Şubat 2010, Cumartesi
saat: 05:57


uzun bir uyku oldu. o arada telefonlar filan duyulmadı. manitayla konuşulamadı. uzun uykunun uzun rüyasında herkesle kavga ettim. gülsümle uzun, çok uzun bir kavga ettim ve sonunda bana kazığı attı. -inanamadım- istanbul'a gelmeye çalışıyordum ama her biletimi aldığımda gülsüm ya onu ya bunu yapıyordu. bilet yanıyor, param da bitiyordu keh keh. arada gülsüm yaso karıştı birbirine. arada ilker geldi, "babanın yanında da bu pislikleri yapabiliyor musun?" dedi. beni dövdü. bana tekme attı. kaburgamın acısından -galiba kırılmıştı- gururumu hiçe sayma farkındalığıyla "duur, nolursun dur, çok acıyor" diye bağırdım. herkes haklıydı, ben haksız. ben çok dayak yedim ama kimseye "dur" demedim. hep dişlerimi sıktım, gücüm yettiğince dayandım. en kötü ihtimalle, karşılık verdim. ama dayak yerken ne ağladım ne de "dur" dedim. rüya burada da bana yamuk yapıyordu. sonra ben ağlıyor ağlıyordum. ağladığımı gören yakışıklı bir adam benimle ilgilenmeye başlıyordu. ben ona bir türlü "sevgilim var" diyemiyordum. babam aralarda geliyor, ilker'in beni dövdüğünü fark ediyor ama ses etmiyordu. yakışıklı eleman bana müthiş bir merhametle şefkatle yaklaşıyordu. "istanbul'a niçin gitmek istiyordum?" ne vardı, kimi görmeliydim? sevgilim, sevgilim diyemiyordum. gülsüm en son bana iş için istanbul'a gitmek gerekmediğini söyledi. 3 gündür beni boşuna oyalamıştı. izmit'te de -izmit'teydik, her şeyin ortasında yani- internet vardı, oradan çalışabilirdim. "peki neden 3 gündür her sabah, her akşam bu biletleri aldırıyorsun bana? madem böyle yapacaktın? param bitti. kandırdın beni."

benimle uğraşmaktan sıkılmıştı. ben sürekli istanbul deyip başka bir şey demediğimden, sürekli huysuzluk, uyumsuzluk gösterdiğimden, inat ettiğimden ayak dirediğimden -bunlar hepsi flaş bek geçti takdir edersin- usanmıştı. onlar izmit'te iyiydi. tanıdıkları vardı, evde rahattılar. ben hiç ama hiç değildim. ya adaya dönmeli yahut istanbul'a gelmeliydim. ona kızınca selen ve ekin de korkunç tiki bir tutumla -hehe, üzgünüm kızlar- gülsüm'ü savunmaya başladılar. ben selen'e "bir dakika sen olayları bilmiyorsun. ben senden hesap sormuyorum. izin ver gülsüm'le konuşayım" dediğimde "soramassın zateeen. sor da gününü göstereyim sana" dedi. çocukken yaptığımız gibi, üçlü koltuğu öne çekmiş üçü birden arkasında saklanıyordu, yerde oturuyordu. oda kalabalıktı, her şey benim suçumdu. iki adım ötede otogar vardı ama ben bir türlü gidemiyordum. o ara yakışıklı ve merhametli adam tekrar sahneye çıktı. benimle ilgilendi, yediğim tekme konusunda bana hak verdiğini hissettim. onun yüzünden de oyalanacağımdan korktum sonra. istanbul beni bekliyordu peki ben ne yapıyordum?

sonunda bindim o otobüse. sonunda da indim.

kimse tarafından anlaşılmama duygusunun otuzlu yaşlara projekte edildiği son derece loser bir rüya izlediniz.

istanbul
hosting