17 Şubat 2010, Çarşamba
saat: 21:18


Yanılmıyorsam Ağustos ayının sonlarıydı. Zaten ülkenin en çok rüzgar alan bölgelerinden biri olan minik sahil kasabamızda son günlerdi. Tatilciler yavaş yavaş şehirlere doğru yol almaya başlarken, bu şirin yerde bir hüzün havası hakimdi.

Gri, rüzgarlı havaya, gümüş rengi ve dalgalı deniz eşlik ediyordu. Sahilde gezen bizden başka bir iki kişi daha vardı uzaktan seçilen.


-Bak çiçeklere nasıl da boyunları eğilmiş rüzgardan. Yazık.
-Üzüldün mü sen şimdi?
-Üzüldüm tabi yazık. Kopacaklar neredeyse.

Fırtına kopacak gibiydi.

-Peki çiçekler neden var?

Dün bu soru tuzağına fena yakalanmıştım. Ardı arkası kesilmeyen yıldırıcı sorularıyla bunaltmıştı beni. Önce bu ne şu ne gibi sorularla başladı, sonra bunu sana kim aldı, peki şunu? annen mi aldı baban mı? Bu kez uyanık olmalıydım. Kısa kesmeliydim bu oyunu.

-Arılar için. Arılar bal yapsın diye.
-Peki köpekler neden var?
...
-Köpekler neden var?
-Sana çikolata alıyım ben, şeker de olur reklamlardakinden.
-İstemem dişlerim çürürmüş annem dedi.
-O zaman denize taş atalım.
-Oluuur

Koşarak hafif nemli kumsaldan denize doğru gitti. Kumların içinden taşlar arayıp onları bir yerde biriktirmeye başladı. Ben de terliklerimi bir kenara koyup kumsala girdim. Beraber taş atmaya başladık denize. Zıplıyordu hopluyordu gülüyordu. Ne kadar akıllı bir çocuk diye geçirdim içimden.

Tokalarımı karıştırırdı ben hazırlanırken. Piyensesim bunu da tak, piyensesim sunu da tak diye tokaları elime tutuştururdu. Nasıl bir şeyse saçım açıkken bana piyenses, topluyken de abla derdi.

Rüzgar karıştırmasın diye saçlarım topluydu o gün. Taşları arayıp bulup bir bir yakın mesafeye denize atıyordu.

-Aç aç saçlarını
-Olmaz kaancım saçım karışır sonra
-Bişe olmaz, bööle bööle uçarlar böööle böööle

Güldürdü beni sıpa. Taş atmaktan yorulmuştu. Kıyamadım. Kucağıma aldım. Çok güzel sarılırdı sımsıkı.

-Yorulduk mu?
Rüzgar biraz çarpmış olacak burnu akıyordu. Burnunu çekerek, biraz da omzuma sürünerek
-Hı hı dedi.

Sonra gözlerini ovuşturdu. Terliklerimi ayağıma geçirirken bir taraftan dengemi zor sağlıyordum. Uykusu gelmiş olacak, eve gidip yatırırım artık dedim.

-Çiçekler neden var?

Yine başa dönmüştük. Caddeden bir fayton geçti. Fırsat bu fırsattı.

-Bak fayton, at nasıl taşıyor arabayı gördün mü? Boyamışlar onu, mavisi vaar kırmızısı vaar pembesi vaar.

Cevap yoktu. Fayton ilgisini çekmemişti. Al al olmuş yanaklarını omzuma dayamış, gözlerini yummuştu. Dünyanın en huzurlu şeyiydi onunla vakit geçirmek. O yaramaz bir çocuktu, tabi ben de öyle. Annesi bu yüzden: "Aman al şunu valla bi sen başedersin bununla" demiş gezdirmek için bana emanet etmişti.

-Çiçekler neden var ki?
-Kaancım uykun geldi senin eve gidince uyucaz tamammı?
-Ama cevap veersenee
-Aa bilmiyorum ki cevabı
-Sen sor
-Tamam ben soruyorum, neden var çiçekler?

Saçımı çekti minicik elleriyle. Fısır fısır bişey dedi. Rüzgarın ve dalgaların sesinden duyamadım.

-Ahh canım yandı ama sacımı cekme simdi. Kulağıma söyleme duyamıyorum
-Sen seviyorsun diye.

O güne kadar duydugum en güzel cümleydi. Öpücüklere boğdum onu oracıkta. Sonra yine ellerini saçıma geçirdi, acıta acıta başımla omzum arasında bir yer buldu kafasını sokacak. Gözlerini yumdu sanırım. Ayakları boşluğa sallanıyordu. 3 yaşındaki büyük adamdı o benim için.

Eve geldik. Annesine verdim onu. Annesi "Prensesi gezdirdin mi delikanlıyı" dedi. "Evet, çok yorulduk ama koştuk biraz" dedim.

Gece yatarken düşündüm. Çiçekler neden vardı ki?

Kesinlikle benim içindi.

Ben seviyorum diye.

istanbul
hosting