|
24 Şubat 2010, Çarşamba
saat: 03:35
yok üniversiteye giriş sınavıymış, yok lisansmış, yok tez mez. ben ömrümde bu kadar disiplinli çalışmadım. herşeyin bir arada gelmesi lazımmış gibi, bin iş birden birikti. parasını zaten aldığın bir işi yapmak kadar sıkıcısı yok. bir de o işin amiri dünyanın en kötü iş yapıcıysa. iki haftadır benden birşey istiyor, yanlış doküman göndermişsin dedikçe inat ediyor, en sonunda çıldırıp kafama göre birşey yapıp gönderdiğimde eski maillerine bir kez daha bakmaya tenezzül etti. isyanını anladım, yanlış doküman göndermişim dedi. üstüne üstlük, bir gün istediğinden ertesi gün vazgeçiyor. oturuyorum ben de bilgisayar başına. iki saat çeviri mi? çeviri. tam dakikasında bırakıyorum, biraz soluklan, sonra dön kitabın redaksiyonuna. en fazla bir saat. bugün bitirdim redaksiyonu. şu kitap bir çıksın, bilgisayardan herşeyi sileceğim. bir daha da karşıma çıkıp, sana on milyar para, gel şu iş yap dese bile, koşarak kaçacağım. bugün sabah da aradı, kitap haftasonu tasarıma gidecekmiş. bir haftada çevirisini bitirir miymişim. sonra sorudan vazgeçti. bitirirmem lazımmış. 'deneysel birşey yaparız' dedim ben de. manyak mıdır. parasını harcamamış olsam, al geri, yapmıyorum bıraktım diyeceğim, diyemiyorum da. kitap ekim sonundan beri çıkacak bu arada. parasını da ta ekim'de almıştım. evet feci sinir oldum. geçen hafta bir de proposal işi vardı, üçünün arasında nasıl bölündüm bir gör. aynı hafta sakarya'da manita beyin evinin tamir işlerini hallediyordum bir yandan da. insanın dört günü tamirci götü izleyerek mi geçer. televizyon tamircisi en sonunda tiksiniyordu benden, iş üstüne iş çıktıkça. cevap vermiyordu adam. civardaki tüm esnafla da tanışmış oldum tamir vesilesiyle, çoğu hala eve aslında benim taşındığımı zannediyor, bilgisayarcılarla ahbap oldum, selam vermeden geçmem tükkanın önünden. komşuları bile gezdim sen ne diyorsun, yine tamir işleri yüzünden. üst kattaki bıyıkları terlememiş çocuk 'sende de iyi özgüven varmış haa' dedi, ben kapıları arka arkaya çalarken. oysa bilmiyor ki işin sırrı özgüvende değil, dört gün boyunca tamirci götü izlemekten sıkılmakta, dikkatini nasıl dağıtacağına şaşırmakta. çeviri iyi gidiyor. şimdi bütün o ingiliz argolarını, konuşma dilinden aynen yazılıvermiş bütün o kısaltmaları götümü yırta yırta bulup çeviriyorum ya. onu okuyan, o benim çevirmek için yarım saat kendimi paraladığım kelimeyi okuyan, hiçbir sözlükte rastlamayınca google'in dehlizlerinde ingiliz gençliğinin neyi nerde ne anlamda kullandığını algılayabilmek için forum forum gezdiğime, bin bir siteye baktığıma aldırmadan geçip gidecek ya hani. bir saniye bile sürmez. ben en çok ona yanıyorum. dursa halbuki, afferrim dese, f'lere r'lere basa basa. burdan da işverenime mi desem, iş aracıma mı desem, kendisine seslenmek isterim. çeviri iyi gidiyor. merak etmesin. zamanında yetişecek. hazır proposal ve redaksiyon derdinden kurtulmuşken biraz hızlanabilirsem daha erken bile teslim edebilirim. söz veremiyorum gerçi. ama belli olmaz. neyse işte. en geç 12'sinde elinde. bugün ergün geldi. bizim masterdan heybeli ada'ya yerleşenler olmuş daha yeni. pazarcı tezgahında uyuyorlarmış. sabahtan beri takıldığım cümle bu. onların yanındaydı kaç gündür. bugün de beni ziyarete geldi. yarın geri dönüyor adaya. ama geri gelecek sonra, bu sefer mehmet'le beraber. gerçi belki de başka yer ayarlamaları gerekecek kalmak için. kanepe iki kişilik yatak oluyor olmasına, ama o iki kişinin biraz samimi uyuması gerekiyor. mehmet'le oraya sığamayacaklarına karar verdi, ama yine de bir gelsin görsün de'ye karar verildi. bakalım. evi her ilk gören aynı şoku yaşıyor ya, nasıl eğleniyorum anlatamam. üstelik ergün'e evi görmeden önce bir saat anlattım da girişi şöyle garip, merdivenleri böyle, aşağıda galoş giyiyorsun diye. buna rağmen eve geldikten sonraki bir saatini 'çok ilginç yaa' diyerek geçirdi. mehmet'e hiçbir şey söylememeye karar verdik. o da şaşırsın, ona da eğleneyim. | ||
|
|
||