24 Mart 2010, Çarşamba
saat: 19:18


Dİkkat: Uzun Günce

Az önce sonra unutmazsam buraya da linkini yazacağım Cemal Reşit Rey röportajını ve sonra icra ettiği Lüküs Hayat operetinden bir parça dinledim.Sanıyorum tüm müzikli kısımlarda aynı şarkı söyleniyor. Çünkü ben başka bir melodi bilmiyorum.
Lüküs hayat ve Ermeni meselesi tüm o aksanıyla, bana bir anda kıllandırıcı gelmiş olsa da siyaset bilimim bundan bahsetmeye kalkışmayacak kadar derinde veya gitmiş diyebilirim.
Tüm her şeyin, tüm inceliğin, esprisinin, zerafetin cızırtının ve biraz da hoşluğu, ancak olası burjuvanın kendini yaratabileceği bir ikiyüzlülükle, bir başka sınıftan kitap almaya gittiğimde, aldıktan sonra dönüp kendi sınıfıma gitmedeni son bir kez kapıyı embesilce çalmam gibi, tak tak etti Cemal Reşit Rey. Ki kendisi bir varlıktan çok bir konser salonu niteliğinde benim için, dahası her daim gitmeye kalksam ya internet sayfasında 2006 yılı konser programını gördüğümden, hiç gidemediğimden, konser salonu olmasını dileyen bir avuç, telefonu Für Elise çalan adamın rüyasından ibaret yine, Ney. Böyleyken bir anda kanlı canlı radyodan sesi gelince, ne yalan söyleyeyim bir irkildim. Yakamı falan düzelttim,Olsa elimesigarama bir uzatma kablosu takıp içecektim, yelpazeme gizlenecektim. Neyse dinlerken sanıyorum daha sonra bir masterpiece olarak beynimin raflarına hiç yazmadan kaldıracağım bir öyküye gark oldu.
Neyse, Adada, müştemilatında kaldığımız köşkün sahibesi küçük burjuva Mesude ve onun sabancıda çalışan kızıyla, asla rasyonel olmayan bir internet şifresi alışverişinden sonra, (Mesude önceki kiracıları arayıp, biz bu dijitürkün şifresini kaybettik de diye başlayan diyaloğu, belki telefondakinin de bu şifreyi hep aklının en önünde tutuyormuş gibi tak tak söylemesi, ama Mesudenin ne yazık ki, bir şeyi defalarca tekrarlama huyunu, alzeimer gelişine değil de genç ruhuna bağlamasından... Şöyle başladı.
Ha, Bilgi(Kızın adı başka bir şeydi ama bilgi üniversitesinde okuduğundan ben bu ismi kullanmakta sakınca bulmadım. Siz becerip girmiştiniz bizim Dijitğrk şifresinin şifresi neydi?
Duygu: Anne internet. İnternet.
123 D, Küçük d mi?
Bunu sorması beni biraz umutlandırsa da, sonra başıyla onaylayıp bana bir dakika canım ben geliyorum işareti yapması kahrıma sebep oldu. Telefonu kapatıp hemen bana döndüğü anda, 123d..Gerisi de.. Bu Mesude ile en son konuşmamız oldu. Kızı Duygu ile de. Bahçivan Mehmet, daha sonra gelen ve elektrikleri kesen elektrikçileri kendinin de bilmediği bir sebepten abi, iki dakika dursanız ne olur diye ısrarla bekletiyordu. Elindeki telefonla kimi aradığını o kadar merak ediyorduk ki, müştemilattan çıkmış ve zaten televizyonsuz internetsiz bir de elektriksiz kalmış ve boynu tutulmuş ve tam üç lirası olan ben, neredeyse tüm gününü banyoda saklanarak geçiren Kedi, ve faytonsuz iki gaddar elektrikçi, bir umut ona bakıyorduk. Ne yazık ki, Mehmetin elinden düşen numarası Mesudeydi. Abla, elektrikleri kestiler. Evet abla. Kestiler. Sen kimi arayacaksan ara da.
Ve elektrikçiler başka köşklere gitti ben İstanbul a geldim ve kedi karanlıkta da görebildiğinden evde kaldı.
Tüm bu darbelerle bilgisayar her aldığı wirelassa kolay kolay güvenmiyor belki çevirme vardır diye sağa çekerek gidiyor. İkna etmek için akla karayı kapıyıp açıyorum.

Çok şükür Esra Erol a kavuştum derken, bir eczacının,- ki kendisini, bana üzerinde vitamin yazılı vitaminleri vermesi, ve genel olarak da vitamin yazan şişelere vitamin olduğunu umduğumuz şeyleri doldurması ve üzerilerine de tükenmez kalmle vitamin yazmasından tanıyoruz- bu canım kavuşmayı bölmesine mani olamadım.
Bir muscoflex alıcam..Bir de..
Musco-flex mi????
yanlış mı dedim?
Yo muscoflex doğru, öbürü?
Flex?
Flex?
Ondan Eminim Flex, bunla ikisini alın dedi doktor.
Bilgisayarının başına geçip yok dedi böyle bir ilaç.
Yani hiç mi yok sizde mi yok?
Piyasada yok.
O zaman ben evden bakıyım ismine.
Tamam bak gel, yoksa da muadilini veririz.
Tamam ben bakıp gelirim.
Hiç güvenmiyordu bana.
Parasından değil, maksat işin olsun.
Sonra önce bir gitmiyim dedim, çorba içtim, yayla çorbası.
Sonra yine EsrAcım Erolun en kafanın yüksek olduğu yerinde bir ağrıyla tutuştum.
Gittim Eczaneye. Bu aynı bıraktığım gibi bilgisayarın başında bakıyordu.
Meloxmuş diyip girdim içeri.
Bir oh çekip kahkaha attı
Bu beni de rahatlatmıştı.
Ben de felix dedim, nerden çıkardıysam.
Sonunda x var ya.
Uydurmuşum işte.
Verdi ilaçları.
Kartı verdim. Kart bekletiyordu. Belki de o gün geldi diye düşündüm.
böyle gezersen her yerin ağrır dedi.
Ben biraz bu ilgiden utangaç öyle mi dedim.
Hırkama ve kemerime baktı, bu nefis bir şey de böyle olmaz kızım dedi(O da her gay gibi kıyafetler söz konusu olunca neşelenmişti.) Eliyle şöyle bir yakamı düzeltip, buraya da bir broş tak, maksat namın yürüsün hayatım diyip bir kahkaha attı. Sonra ben biraz da insanla konuşmaya aç kalmış halimle fazlasıyla güldüm. Kızım neyin var senin dedi, kredi kartım onay vermeyince, limiti dolmuştur belki dedim, yok yok senin neyin var dedi.
Hiç beklemediğim bu ilgi karşısında neredeyse ağlayacaktım. Bugün sinirle vapurdaki kantinciye, açmanız yoksa neyiniz var o zaman kardeşim sitemimi ve burgazadadaki garson Hakanla yine vapurda konuşmamızı saymazsak(Naber Hakan, iyiyim ceylan, nereye böyle, meze dolabı alıcaz. Sen? Ben de Beni alıcam, bugüm geliyor. Oldu. Oldu. Vapurda yanaşamadı bir türlü. Hah durdu. Oldu. Oldu.) saymazsam kimseyle konuşmamış, yayla çorbasını bile mimiklerimle istemiştim. Bunun üzerine, her insan gibi, doktorumu yermeye başladım. Valla kas dedi ama, benmce beynimde bir şey var, elime geliyor böyle top top. Emar çektirtmedi mi dedi o her doktorun ustaca yaptığı ama eczacıların yapamadığı holüwud endişesi jestiyle. Yok, çektirmedi.
Bir an, doktorla konuşurken, bana her tahlili yaptı önceki şerefsiz doktorlar bu nedenle beni emarlara falan sokmayın, iğne ilaçla sessizce halledelim şu işi diyişim geldi aklıma.
Ne rezil insanoğlu.
Ulan ne insanoğlusu, basbaya benim rezil demiyor da. Demeliyim yani. Diyenin de demeyenin de allah belasını versin(Kayıp romanlar beynimde yankılanıyor hala).
Şöyle bir boynuma baktı yine. Bu kısa süreli arkadaşlığımız ve kredi kartımın bizi oyalaması beni kibarca esir tutmasına bağlanabilirdi. Ama gözlüklerin takarak, kas bu şekerim dedi.
Şimdi hapları üçer beşer götürürken Late Junction dinliyorum.
Hiç bir ev, onsuz ev gibi değil sanki. Bu nedenle, başka hiç bir şey düşünmeyeyim diye bu iki günde bir kaç film izledim. Daha sonra ne izlediğimi hep unutarak bir daha bir daha izlemekten dilm izleme oranlarımda güdüklüğe yol açmasında, buraya isimlerini yazıyorum. A single Man(Ki varlık ve yokluklardaki ışık şekliyle beni fazlasıyla etkilemiştir), Little Soldier, hem ismi hem kendi uzun 2 Alman filmi, Time of wolfs, Nine, lars Von tirer kamera arkaları-çok acayip adam- ve maalesef içinde maryl streep olduğunu geç farkettiğim, yine de pot içiyoruz bizler sahnesinde bana bir doyum sağlayan ve özel sebeplerimden dolayı yarım filmden sayacağım its complicated. Bergman ı düşünüyor insan ister istemez. Neyse bunların içinde aklımda kalan var kalmayan var.
Yine Her Vedat Türkali okuması sonrasında yaşanan diğer her türlü eserin karmaşık ve anlaşılmaz olduğu yargısı beni ele geçirdi, bu nedenden örgüye başladım. Hain hınzır bir kurt gibi.
Tayyipin sadece Gülse Birsele gülüyor olmasından da bir şeylere kıllandım, ... ve Masumiyet gibi, sosyal yaralara değinilen.. denmesinden de.

Mayıs Sıkıntısını bir kere de adada izlerken, hem de o berbat sesli televizyondan, bir başyapıt gördüm ohh hissini yaşadım. Öyle ya da böyle, bazen film iyi bir şey yani.
Memleketim sallanıyor, bir şey yapmadan duruyoruz işte. Benim gibi dursa herkes, sanki sallanmaz ekonomi dünya falan. Ağır ağır.





istanbul
hosting