27 Mart 2010, Cumartesi
saat: 09:56


bir öykü karaladım geçen gün onu paylaşayım dedim,o videolardan ben de buraya atabilseydim mızıka sesi istiyordum.oyle daha güzel gelıyor sankı,neysem...

mızıka


Sağanak yağmur göğü delercesine yağıyordu. Sessizliği belli bir süre dinledikten sonra dinmeyen nefsini doyurmak istercesine ağzından köpükler saçan, yeniden korku salmayı dileyen çatık kaşlı, uzun tırnaklı,kötü bir büyücünün sesi gibiydi haykırışları.
Sinirlenişinin sesi kısık, şimşek renkli diken saçlarının ateş saçan görüntüsü ve kapkara çehresinin korkunçluğuyla etrafa korku saçmaya devam ediyordu.Önündeki tüm yıldız kurabiyelerini yemiş bu aç gözlü cadı nedense bu gecenin repliklerini,dekorunu,kostümlerini baştan sona kuşanmış,kendine uymayan bu sahnede inadına durmaktaydı.Oyunun bitmesine can atan,sahne perdesinin kapanışını dört gözle bekleyen insancıklar ki o bundan habersizdi,bu küçük yaratıklar vodu bebekleri gibi oraya buraya kaçışan şemsiye kafalı garip yaratıklardan ibaretti onun nezdinde.
Yolun ortasına boylu boyunca uzanmış elinde mızıka, betona dayanmış, sırtına yapışmış sırılsıklam elbiselerini hissetmiyormuşçasına, sıcak bir tebessüme ev sahibi adam, çehresine düşen yağmur damlarının kahkahalarının arasında, göğe bakıp buruk, bir okadar hüzünlü ve sabırlı bir melodiye aşık, günah çıkartan bir din adamı gibi asildi canlandırdığı tabloya yenik. Daha önce hiç görmemiştim onu buralarda. Dilenci olduğunu varsayacak olursak bu gece kötü bir gündü bu iş için. Bu yağmurda kimsenin kimseyi görecek takati yoktu. Herkes kendini biran önce sıcak evine atmaya can atıyordu.Bir pervazın altında oturmuş olanları izlerken,adamın gelip geçenleri hiç de umursamadığını fark ettim. O öyle bir yok olmuştu ki kendinde, ayrılıp bu geceye gelmesi için kaç yıldız senesi geçmeliydi kim bilir. Yağmur daha da şiddetlendi, bense ellerimi birbirine ovuşturup ısınmaya çabaladım, ardından bir sigara yaktım. Dumanı çekerken ciğerlerime mızıkanın sesini de aldım içime, ağladım bir ara sanırım, yahut da bana öyle gelmiş olmalıydı.
İki evsiz, adama yaklaşıp, bir şişe şarap uzattılar, adam almadı,
müzik devam etmekteydi.
Gözleriyle bir şeyler anlattı adamlara, ardından bir tanesi uzaklaştı. Geldiğinde elinde biraz çerçöp, iki üç odun parçasıyla, bir teneke vardı.Az sonra ateş alevlendi.Yaralı karıncalar gibi tenekenin başına toplandılar,
müzik halen devam etmekteydi, benimse şarabım bitmekte...
Yanlarına doğru adım atma isteğime engel olan, ruh halimi böyle allak bullak eden bu şarkı, beni alıp ortaçağın kiliselerinden daha devasal bir aforoz yalnızlığına atmış,geniş başak tarlalarında bir sabanın altında un ufak eden garip bir doygunluğa bulamıştı.Her şeye bedeldi. Belki de tüm takatimi verdiğim kulaklarım engeldi, adım atma gücüme. Hareket etmeyi ne çok istedim, yanlarına gidip bir yudum şarabımı da katmayı bu bendeki eşsiz yolculuğuma. Hislerim, beni alıp götüren bu esşiz sessizliği dinlememi emrederken,ben hareket edemedim oturduğum pervaz altından. Sadece tenekeden yükselen sıcak ışık,dinen yağmurun ardından duyumsanan o garip sarhoşluk ve çocukluğum vardı dizlerimde. Gülümseyen yüzlerle dolu kalabalık sıcak bir evim. Şimdi uzaklarda fosil kalabalıklarında bıraktığım geçmişim, mızıkanın nefesiyle halimi hatrımı soruyordu bu büyülü gecede. Az ötede büyücü kadın, sahneyi terk ediyordu kısık bir gülümsemeyle, sokağı dönerken pelerinini gördüm sanki.
Ne garip, önüme atılan bir metelik sesiyle kendime gelişim. Flu bir resmin dillenişimiydi ki bana rüyaların en gerçeğini sunan bu karanlıkta. Bana doğru geliyorlardı şimdi iki siluet, biri yaklaşıp şişeyi uzattı.
"Al kardeş iç biraz, için ısınsın, yağmur dindi rüzgar şiddetlendi.Daha çok üşürsün şimdi,biz taşırız seni merak etme, değneklerin nerede ?"
Acıyla kendime geldiğimi anımsıyorum, elimdeki sigaranın düşüşü gibi sonlanıyordu ortaçağ.
Anladım,müzik durmuştu.

istanbul
hosting