|
28 Mart 2010, Pazartesi
saat: 23:36
Aşık olduğum bir adam vardı, House'a benziyordu... Oyunları, stratejileri, zaferleri seviyordu. satranç oynuyordu; bazen rakibi bazen başka rakibine yem olarak sunduğu piyon oluyordunuz. Öneminize göre at, vezir, fil yaptığı da olurdu, siz karşısında saf saf çay içerken. oyuna oturtmak için önce egonuzu okşuyor, sonra yer kürenin en eski sahnesiyle sizi cezbediyordu. birkaç rakibini, birkaç yemini gördükten bir kaç hamlede de masada bulunca kendimi reddetmiştim... "Karşındayım diye oyundayım sanma" demiştim. Masada uzanıp elimi tutmuş, "bu yüzden beraber olamayız, ben mutlu olamam" demişti. En azından dürüst diye sevinmiştim. Gerçek hayal kırıklıklarını, yalan zaferlere yeğleyecek kadar şövalye ruhluydum. Sonra başka bir adamı sevdim belki iki... öğrendim ki ne hayal ne kırıklığı varmış. gene de geminin limana ulaşmasına değil geçirdiği fırtınalara bakıyorum. Ben mesela limana ulaşamamış; ayakta ölmeyi seçmiş yüz gemi sayarım. Belki biri de beni sayar... saymazsa da saymaz... | ||
|
|
||