|
01 Nisan 2010, Perşembe
saat: 13:35
Bakkaldan geliyorum. Kör kedi peşime takıldı. Kulaklarını kesmişler. Geçen sene yoktu. Kafasını okşayınca peşime takılıyor, sokağın girişine kadar takip ediyor. "Güvenme mınakodumun insanlarına" diye geçirdim içimden. Bu yüzden sokakta yavru kedi gördüğüm zamanlarda asla sevmiyorum, insanlara alışmasınlar. Kalamış'a dair özleyeceğim çok şey olacak; en çok köpeklerle kedileri bir de şu an çalmakta olan akordeoncuyu özleyeceğim. Şaşmış'la Cindy'nin beni heyecanla karşılamasını özleyeceğim. Bir de çok nadir gittiğim parkı özleyeceğim. Aslında burada otururken yapmaya üşendiğim bir sürü güzellik var. Gökhan gelince yapıyoruz genelde. O üşenmiyor mesela. Huysuz ve huzursuzum bu sıralar. Huysuzluğum bir yana aşırı duygusallık da var. Kitapçı Mendel'in her öyküsünde bir iki damla gözyaşı akıttım mesela. Keşke hiç bitmeseydi kitap. Umarım bir gece ansızın okumadığım bir hikaye kitabını daha bulurum. Uzun zamandır bir kitaptan bu denli keyif almıyorum. Stefan Zweig'a has bir şey bu. Derslerimin arasına 3-4 saat boşluk koydukları zaman derse gidesim hiç gelmiyor. Belki bu dönem en çok keyif aldığım derse girmeyeceğim bugün. Çünkü akşam 7'de CMK konferansı var. Ama düşün Duygu; iki saatlik Adli Tıp dersinde öğrendiklerini bütün hafta boyunca en yakın arkadaşlarına ve aile bireylerine nasıl keyifle anlattığını düşün. Adli Tıp dersiyle aramızda çok ilginç bir ilişki var. Son derece ilgimi çekiyor fakat otopsi izlemeye girebileceğimi zannetmiyorum. Beyni ekmek kesermiş gibi üçe kesmelerini izlemek istemiyorum. Aman yarabbim, hayatta kaçıramam ben bugünkü dersi. Fakat 3 saatlik arada inanılmaz sıkılıyorum. Öte yandan Torrent'in çılgınca indirmiş olduğu zilyon tane film var. Çok yakın bir zamanda ders çalışmaya başlayacağım için çok kısıtlı zamanım var. Yarın akşam çıkacağım, Teşvikiye'ye geçeceğim. Dolayısıyla Cumartesi bir bakıma bloke olacak. Pazar zaten karar incelemekle geçecek. Pazartesi - Çarşamba arası ders programı tüm enerjimi emiyor. Baaalım. İnsanlar mankafalı olabiliyorlar. Beni de kendileri gibi sanıyorlar. "Neden Belçika'ya gideceğini söylemedin" gibi imalı bir soru aldım. Sanki gizli bir iş çeviriyormuşum, insanları kendime rakip gördüğüm için söylemiyormuşum gibi bir ima var. Tın. Ben bir kedi anımı anlatmak istemiştim aslında. Sene 1999. Yer Ankara Muhafız Alayı. Lojmanda tekir bir kedi vardı. Aynen bu kör kedi gibi peşime takılırdı. Bütün günümü onunla geçirirdim. Akşam 6'da İkinci Başkan'ın dana gibi iki köpeği gezdirilirdi. Bir gün denemek için kediyi kucağıma alıp köpeklere doğru yürüdüm. Çok yaklaşmayacaktım, hatta bir iki saniye sonra köpeklere yaklaşmaması için bırakacaktım. Kedi erken davrandı, kucağımdan atladı ve gitti. Bir daha da görmedim onu. Asla geri dönmedi. Her gün evin kapısında beklerdi; o günden sonra yok oldu. Kitapçı Mendel'deki köpekle ilgili hikaye gereğinden fazla etkiledi beni. Birkaç gün hayvanların son derece zeki olduğunu ve bizleri kullandığını hissettim. Şimdi geçti tabi; üstelik çok zeki olup bizleri kullanmalarının da bir sakıncası yoktu. Sonra aklıma Kars'ta Safinaz'ın ölümü geldi. Gözlerimin içine nasıl baktığını hala unutamam, hala da gözümün önüne gelir. Koşa koşa veterinere götürülüşü, aceleyle. O gün ölmüştü. Ya da askeri ısırdığı için Ermenistan hududuna gönderilen Tüylü geliyor aklıma. İdari yaptırım diyesim geldi :D Protesto etmek için Gizem'lerin evine gidip saklanmıştım. O gün Gizem'in beni nasıl teselli ettiğini de hatırlıyorum. Ya da "Paşa Kuşu Zazu" ve onun hikayeleri. Kars'ta eksi küsür derecede benim ihmalkarlığım yüzümden kaçmıştı. Ben odamda rahat rahat gezebilmesi için kafesini açardım. Bir iki hafta böyle devam etmişti. Bir gün fırsattan istifade ederek sokak kapısından dışarı uçtu. Başına gelenleri düşünmek istemiyorum. Sadece özgürlüğünü isteyen bir kuştu. Akşama doğru kafa sikmeye başlayan yüzlerce karganın bulunduğu Kars'ta özgür olmak isteyen tropik bir kuştu. Bazen düşünüyorum; bir gün kafesinde ölü olarak bulmaktan daha mı iyi diye? Bence eceliyle ölse daha iyiydi. Ankara'da da evden kaçmıştı fakat bulunmuştu. Telefon numaramızı ezbere söyleyerek bulunmuştu üstelik. Olayla ilgili babamın yazdığı mükemmel bir öykü var. Kaçtığı zaman babam tatbikattaydı. Döndüğünde kafese aynı renkte bir kuş koymuştuk; yememişti haliyle. Onun da adını Zazu koymuştuk; Zazu olsun diye. Kör olduğunu sonradan fark etmiştik. Yanına Nala diye mavi bir kuş almıştık, o da topaldı. Çocukları olsun diye çok bekledik, yumurtladığında heyecanlanırdık. Çocukları olmadı. Tayinimiz Belçika'ya çıktığında Orduevi Müdürüne bıraktık kuşları. Gerçek Zazu'yla kurduğumuz ilişkiyi onlarla kuramamıştık. Terbiyesiz miydik? Neticede Zazu son derece zeki bir kuştu, hiçbirimiz onu unutmadık. Diğer kuşlarsa alelade kuşlardı. Tıpkı benim gibi; ben de alelade bir insanım, fazla bir özelliğim yok. Neticede diğer iki kuş unutuldu. Zazu'yu ise hala anıyoruz, hatırlıyoruz. Zazu çok sevilmeyi hak ediyor. Neticede zaten ben 6 yaşındayken alınmıştı. Ama diğer kuşları gözden çıkardık. Orduevi müdürünün kızı Gülin de kuşlara ne olduğunu hatırlamıyor. Muhtemelen Kars'ta orduevi müdürünün odasında bırakıldılar. Askeriyede hayvanlar açısından da bir keyfiyet vardır. Bizden sonrakiler Cango'yu hiçbir şey yapmadığı halde hududa göndermişlerdi. Sonuçta bir daha Zazu'nun yerine kuş almaya çalışmadık çünkü hiçbir kuş onun yerine geçemezdi; tamamen bağımsız olarak canım Nekocuğumu aldık. Yalnız çok duygusal olduğumu söylemiştim değil mi? | ||
|
|
||