|
01 Nisan 2010, Perşembe
saat: 14:17
yeni bir öykü daha... pianosal bir veda Uzayan sakallarının içinde ararken yüzünü, yükselen bir baş dönmesiyle beraber sonlanmıştı gecesi. Aynanın karşısında, belli belirsiz gezdirdi bir ara, yüzünde ellerini. Gece boyunca uykunun boğazına bıçak dayamış, karalarına, karasızlıkları bağlamış gözleri, üzerinde yanan iki kömür taşıymışçasına parladı bir ara, ona yalnızlığını ve çaresizliğini fısıldarken duyuyordum sesini. Aynadaki görüntüsünü hiç sevmediğini anlatan birkaç cümle döküldü ağzından, hemen cama doğru yöneldi, perdeleri ve camı açtı. Güneşin ve temiz havanın gezinmesi gerekti evinde. Gözleri bir an yeniden yanıp söndü. Aklına gelen, ne yapsa da atamadığı, o nottaki sözcüklerin, belirdiğini anladım hemen. Karşı kanepen kalmamacasına, kendini bu eve kapayışının ardından on sekiz acı dolu gün geçmişti. Ara ara ağlayışlarını duyuyordum içeriden. Acıyordu içimden birkaç nota böyle zamanlarda. İyi bir adamdı aslında. Kimseye zararı dokunmazdı. Korkutucu ve insanı ürküten bu yüzünün altında sanırım iyi biri olmalıydı ki sevilmişti bunca zaman. Onunla tanışmamız bir bahar sabahına rastlar. Havanın o güneşli ve ılık mahcubiyetini hissettiğiniz, yanakları kızaran bir kız çocuğu gibi, sevincini emanet ettiği bir öğleden sonrasıydı. O sıralar ben daha içine kapanık, çok daha yalnız günler geçirmekteydim. Cihangir'de kalabalık bir odanın en kendini beğenmiş konuğu olduğumun bilincindeydim. Yapabildiğim kadar naz yapmama müsaade eden Katin'se bana dokunan tek kadındı. Bazen o kadar istesem de onunla sohbet etmek, o yanaşmaz, varlığımı unuturcasına hareketler yapar, beni kırardı. İnsan kendine birini yakın görüp alışınca, o karşılığı göremediği vakitlerde çok acı çekiyordu. Katin böyleydi işte. Bencil yalnız bir İstanbul hanımefendisi... Bazen küçük bir çocuk neşesini saçardı hayatın renklerine,kimi anlar olurdu ki en büyük kışları yaşatırdı parmak uçlarında zalimce. Öyle dokunurdu ki kanayan yaralarıma, soğukluğunun arasından kayıp giden, bir kor tanesi gibi, ısınırdı uzuvlarım. Kalp atışlarının sarhoş naraları ve likörün kokusunun izleri vururdu kulaklara, duvarlar sarardı yalnızlığımızı. Sever mi sevmez mi beni diye, düşüncelerimin beynimi kemirdiği geceleri anımsıyorum. Nefessiz kaldığım o kalabalık mekânda, ara ara uyanışlarımı Boşluğa uzun uzadıya bakışlarımın arasından, gelip geçen insan gölgelerini ve ardında bıraktıkları yaşanmış yanılgılarını... Hırpalamalarımın haddi hesabını unuttuğum bahar gününe dönecek olursak, Katin sarı elbisesinin tüm neşesini geçirmişti vücuduna. Bakır kızılı saçları, kalkık burnu ve gözlerinin zümrüdünü gizlemeye yetmeyecek kadar, kendinden emin, altın çerçeveli, sahibine benzer gözlüğünün bile, keyfi yerindeydi. Şeftali dudaklarından dökülen alaturka şarkının bile, canı dans etmek istiyordu. Neşeliyken pek sokulmazdı yanıma. Ne olduysa o gün, karanlık bir odayı aydınlatan, neşeli bir güneş gibi geldi yamacıma. Birlikte keyifli bir şarkıya başlamıştık, odadaki tüm eski dostlar bize eşlik ediyordu gizliden. O sırada girmişti dükkândan içeriye. Katin'in yüzü bana dönük olduğundan, o görmemişti geleni. Keyifle şarkısını söylemekteydi. Adam şarkının bitmesini beklemiş ardından coşkulu bir alkışı bırakmıştı kulaklarımıza. Katin'in şaşkınca arkasına dönüşünü ve parmaklarını benden uzaklaştırışını anımsıyorum, heyecanlanmıştı. Katin'le sohbetlerindeki mutluluk renklerini ve o karşılıklı komplimanlar görülmeye değerdi. Tüm Cihangir'in bildiği bu dilerle destan aşkın başlama çanlarıydı karşımda izlediğim tablo. Sevinmiş miydim diye soracak olursanız, kıskanmıştım demekten başka bir sözcük dökülmezdi o sıralar dilimden. Beni ayırmadı Katin yanından, evlendiklerinde birlikte yaşadıkları bu eve getirmişti beni de. Benimle beraber iki üç arkadaşım da süsledi evi. Antika dükkânında kalmayı daha çok arzuladığım geceler olmadı değil. Ama ben salonun en başköşesinde bir şahit gibi, tüm aşk dolu gecelerin ve onların tüm sıcak renkli şarkılarının dizlerinde, yanlarında bulunan sadık emektarlarıydım. İlk aşkıydım sevdiği kadının. Alışmaya mecburduk birbirimize. Günler günleri, aylar ayları kovalayıp, mevsimler enfes bir şaraba dönünce, sarhoşluğun ardından kalan o baş ağrısının ve tatsız kekremsiliğin nahoş lezzeti gibi eksildi, bu albümden gitgide resimler... Bir notla gitti Katin on sekiz gün önce. Notu benim üzerime bırakırken ki yüzünü anımsıyorum. Gözlerindeki kederin ve çaresizliğin çığlıkları dökülüyordu üzerime. "Her şeyi anlat ona. Gitme..." der gibi ağladım. Duymadı. Ardından hüzzam bir kapı sesi... Bitiş...Mutsuzluğa yitik, ölüme yenik bir vedaıydı hissettirdikleri... Sabah notu bulduğundan bu yana çıkmadı evden, içti gecelerce, ağladı. Neden ve niçin diye haykırdığı takvim yapraklarının ağrıları, haftaların sırtlarında bir çuval gibi serildi. Ara ara yanıma gelip bir şeyler mırıldandı, iki üç tamamlanmadan tükenen nota geldi geçti. Kömür gözleri kırmızıya bulandı, içim sızladı, diyemedim, söyleyemedim gerçeği. "Katin seni sevdiği için gitti, bak beni,en sevdiğini sana emanet etti,anlamıyor musun o başkasına gitmedi,duy beni adam,o ölüme gitti,giderken yalnız gitmeyi istedi,ağlama nolur, ağlama artık,hadi gel yanıma bir şarkı söyleyelim en gecesinden ,ver elini haydi,paylaşalım kaderi en hecesinden,kaldığımız yerden yeniden başlayalım..." demeyi ne çok istedim. Diyemedim,aynı sahibim gibi... | ||
|
|
||