04 Nisan 2010, Pazar
saat: 23:20


Bir daha karşılaşmak umuduyla vedalaşmamız üzerinden bir gün bile geçmedi. Şimdiden yüzünü hatırlayamıyorum. Daha az hatırlayacak olmaksa üzücü geliyor. Çünkü kimseye sarılarak dans etmedim daha önce. Her şey hayallerimde istediğim şekilde gelişti. Sanki Tanrı bomboş, hissiz halime acıdığı için seni gönderdi bana. Haklı olarak birbirimizi bir daha görmemek üzere ayrıldık. Saçma olduğunu bilmemize rağmen "Umarım tekrar karşılaşırız" dedik, içten söyledik. Sana yüzüğümü verdim; sen de kolye ucu verdin. Cüzdanıma bozuk paraların arasına koydum. Erişilebilir bir yerde, dolayısıyla sık sık seni anacağım.

Arkadaşımın yanından ayrıldıktan sonra Taksim'den Beşiktaş'a yürüdüm. Aşıktım. Bembeyaz yumuşak tenini ve sırtını düşündüm. Bana nasıl sarıldığını, nasıl okşadığını ve seni öperken hissettiklerimi düşündüm. Hiç kimseden bu kadar etkilenmemiştim. Ve sadece sen'i istediğimi fark ettim. Cinsel bir haz mutlaka vardı ama çok duygusaldı, şefkatliydi. Bir daha ne zaman bunları hissederek bir adamı öpeceğimi düşündüm. "I like you very much. That's not good." "I would fall in love with you if I'd see you again." "That wouldn't be very nice." Cümlelerimizde korku vardı, aşık olmayı istemiyorduk. Fakat birbirimize dokunduğumuzda hissettiklerimiz aşktı; çünkü aşk böyle başlamalıydı. İlerleyemeyecek olması ise aslında haksızlıktı. Birbirimizi unutacak olmamız da hiç adil değildi.

İlk defa böyle bir şey yaptığımı söyledim. Seni çok beğendiğim için yaptığımı da söyledim. Kendi reklamımı yapmak için söylemedim, gerçekten öyle olduğu için söyledim. "Love?" "Maybe." "Maybe." Son derece tehlikeli bir şey yaptık. Sonra iyi insanların iyi insanlarla karşılaştığını söyledim. İkimiz de uyumayı istemiyorduk, konuşmalıydık. Sabah 8'i geçiyordu ve artık uykuya karşı koyamıyorduk. Arkadan bana sarıldın ve başını omzuma yasladın, kendini teslim ettin adeta. Bu kadar şefkatli bir şekilde kimsenin bana sarılmadığını fark ettim. En azından üzerinden çok uzun zaman geçmişti ve artık hatırlamıyordum. Ben de kolunu okşamaya başladım. Sonra uyuyakaldık.

Arkadaşın saat 9'da gitmek zorunda olduğunuzu söyledi. Gitmek istemiyordun ama gitmek zorundaydın. Taksi çağırdılar. Son kez yalnız kalacağımız bir vakit oluştuğunu düşünerek beni odaya götürdün. Odada beni alnımdan öptün. Ve ben bir erkeğin beni alnımdan öpmesini hep çok isterdim. Sen alnımdan öptün. "I wish all the best to you in life" dedim. Sonra gittiniz. Buruktun. Ben daha sonra fark ettim. En başından beri bunun bir defaya mahsus bir şey olduğunu biliyordum, mantıklı olabiliyordum. Ama şimdi düşününce ben sadece senin tenini istiyorum. Mantıklı bir tarafı yok çünkü aşk bu. Ve "Bir Kadının Yirmi Dört Saati" kitabını hatırladım.

Hissettiklerim pahabiçilmezdi. Love is Peace dedim kendi kendime. Yaşayabileceğimi düşünmediğim hislerdi. Soğuk bir kadın değildim. Sana da soğuk olduğumu söylemiştim; kabul etmemiştin. Ya da Almanca saçmalıyorken "Auslander raus" dediğimde "hayır" dedikten sonra içgüdüsel olarak beni öpmüştün. Özel bir adamdın yani. İyi bir adamdın ve bunu anlamak çok kolaydı. Sana güvenmek de çok kolaydı.

Umarım bir gün gerçekten karşılaşırız Martin.

istanbul
hosting