|
06 Nisan 2010, Salı
saat: 00:06
Her insan kendi filminde oynar. Kendi rolünü okur, Oscar'lık performanslar çıkartır görücüye. Kaçmayı, herkesi unutup gitmeyi, baştan aşağıya siyah giymeyi, tüm gün gizli bir kamerayla izleniyormuşçasına yaşamayı, çekici kadınlarla birlikte olmayı, bu garip gezegeni çözmeyi amaçlar. Ergen hücrelerin doymak bilmez açlığını herhangi bir şey bastıramaz. Çok şey yaşamayanlar bilinçaltına yatırım yaparmış. Korkup kuytuya sığınanlar için en büyük nimet rüyalarmış. Bir süre sonra işte tam da bu nedenle evde çok az zaman geçirmeye ve sokaklarda yaşamaya başlar insan. Silah kullanmayı öğrenir. Önce silahların bizzat kendisiyle tanışır. Kan tadının tuzlu terle karışıp oluşturduğu muazzam kokteyllerin dibine vurur. Kıyafetlerinde olmasa bile mor vazgeçemediği yegane renktir. Ah bir de siyah elbette. Fahişeleri keşfeder, sıradanlığı tadar. Kilometrelerce uzaklara gider bir kadeh içki içer sevdiği mekanın yine sevdiği cam kenarı manzaralı koltuğunda. Aç kalır, açıkta kalır, devletin kolluk güçlerinin ya da bizzat kendisinin hiçte önemli olmadığını anlar. En ateşli Anarşistten bile daha Anarşist yaşar hayatı. Yine de çok uzaklarda geçmişini, biriktirdiklerini ve hatta ruhunu meşe odunlarıyla beslediği bir ateşle yaktıktan sonra bedenini çimlerin üzerine bırakıp, son nefesine kadar huzur içinde yaşayabileceği bir yer olduğunu düşünür. Hava aydınlanır çok geçmeden. Güneş denen yıldızın ilk ışıkları gözlerini aldığında belki de gerçekten sevdiği tek insanı ya da annesini düşünür. Onu sevdiğini söyleyemez çünkü duygularını yitirmiştir. Belki de küçük bir bağımlılıktan ibarettir. Yorulmuştur. Çok yorgundur... Yeryüzüne inme zamanı. "Haydi çıkalım buradan. Biraz dolanalım." | ||
|
|
||