07 Nisan 2010, Çarşamba
saat: 13:43


londra notları 2:

- pazartesiye (15 mart) geldik, sanırım bu benim o delice yürüyüş sonrası mahvolduğum ve bütün günü british museum'da geçirdiğim gün. hiç kaybolmadan buldum yolumu. paşa paşa gittim. güzel bir bina, üst örtüsü de görülmesi gerekenler listesindeydi. asıl, içindekileri görüp kudurmamak imkansız. çoğu bizim topraklarımızdan gitmiş onlarca eser var. "en azından iyi korunup sergileniyorlar" diyerek teselli bulmaya çalışsam da kıskanmamak elde değil maalesef. ayrıca bundan sonra favorim asur medeniyeti! duvar kabartmalarına hayran oldum. roma ve helen uygarlığı'na o kadar doymuşum ki millet kendini kaybederken benim en az vakit geçirdiğim bölüm oldu.

bir ara kaybolup ondan sonra girmediğim galerisi kalmayınca kendime mola verdim, müze cafesinde keyif yaptım. kitapçısında a.'nın siparişini buldum, bir de kendime hiyeroglifleri okuma kitabı aldım. geyik bir kitap. tez bitsin yeni hobim hazır!

- sırada en verimli turum var. ilk durak museum of london. Başta ben burayı atlamayı planlıyordum ama m. gitmemi önerdi. şimdiye kadar onun tavsiyesine uyup pişman olduğum bir durumla karşılaşmadığımdan fikir değiştirdim, iyi de oldu. müzenin konumu çok güzel. bir trafik göbeğini müze olarak inşa etmişler, doğrudan giriş yok, göbeğin etrafındaki binalardan köprüye ulaşıp oradan geçebiliyorsun. girişi bulana kadar uğraştım biraz :)

londra şehir tarihiyle ilgili her şey vardı içinde. nedense en çok yangınlar ilgimi çekti. müzenin yan camından antik londra duvarını da gördüm. bir sürü çocuk vardı. interaktif bir müze, bir sürü şeyi deneyerek görebiliyorsun.

oradan st. paul katedrali'ne gittim. ibadete açık olduğu için fotoğraf çekmek yasaktı.

içerisi çok etkileyici. 300 küsur basamak çıkarak önce whispering gallery'ye ardından da stone gallery'ye ulaştım. ilki iç mekan, burada oturma yerleri var. duvarda delikler var, buradan söylediğiniz bir şey 32 m çaplı kubbenin taaa diğer tarafına duvardan gidiyor ve orada oturan biriyle anlaşabiliyorsunuz. diğeriyse dış mekandı, burada fotoğrafa da izin vardı, onca basamağı çıkmaya değecek bir manzarayla karşılaştım. devamına çıkmadım ama nefesim yetmedi artık o kadarına. cevval liseliler çıktılar tabi.

indikten sonra bodruma inip oradaki kabirleri gördüm. bizim kültürümüze ters tabi ölülerin üstüne basmak, buradaysa döşemenin altına gömüyorlar ünlü şahsiyetleri. elimden geldiğince basmamaya çalışsam da pek mümkün olamadı.

oradan çıkışta görülmesi gerekenler listemizin 2 önemli üyesine doğru yola koyuldum. ilki millennium bridge, köprüyü kullanarak nehri geçtikten sonra da 2. hedefimiz tate modern. köprünün çok da bir şeye benzemediğini itiraf etmeliyim ancak tate, enerji santralinden müzeye dönüşüm olarak gayet iyi bir örnek. içerisi oldukça kalabalıktı, her katta farklı dönemlere ait eserler sergilenmişti. sürekli sergiyi gezdikten sonra sürelilere vaktim kalmadı maalesef. balka'nın dev prizma "heykel"ine başta bir anlam veremesem de içine girince hoşuma gitti. yorgunluk atmak için elma suyumla balkondan nehri seyrettim. sonra müze dükkanında kendimi kaybedip olay mahallini terk ettim :)


istanbul
hosting