07 Nisan 2010, Çarşamba
saat: 21:27


Fas yolculuğuma Milano treninde soyulma tehlikesi atlatarak başlıyorum.
Bu tarz stresleri bünyem kaldırmıyor artık ama başıma gelen her olumsuzluğun daha yola çıkmadan gerçekleşmesi iyiye işaret.
Şikayet edecek bir şey yok; hepsi daha dikkatli olmam için gelen uyarılar diyerek sakinleştirmeye çalışıyorum kendimi.
Zira, Amsterdam metrosunda başımıza gelen olay olmasaydı,
muhtemelen bu defa da trendeki elemanları
fark edemeyip, çantayı çoktan kaptırmıştım. Neyse, her şey güzel olacak.

Havaalanına girdiğim anda Hasan'a sarılınca gidiyor tüm stresim,
eksik parçam benim,
Şimdi BİR olarak hazırız yola çıkmaya.
Uyku tulumumuzun içine girip, uçuşumuzu bekliyoruz.
Ryanair'in 1,5 saatlik rötarının ardından sonunda yolculuğumuza başlıyoruz.
Milano - Fez ucuş süresi 3 saat 15 dakika. İnişe geçmeden, uçağın içerisinde Fas'a giriş için gereken bir evrak doldurmanızı istiyorlar ve pasaport kontrolu sırasında bu evrağı teslim edip, vizesiz seyahat etmenin tadını çıkarak Fas'a giriş yapıyoruz Fez havaalanından.
(Fas, Türkiye’den vize istemiyor)

Fez havaalanının dışından otobüsler kalkıyor merkeze gitmek için.
20 dirham’a (yaklaşık 2 euro) biletlerimizi alıp, başlıyoruz beklemeye.
Otobüs kalkana kadar sanki hala bir Avrupa ülkesindeymişiz gibi hissediyoruz tüm turistler ile beraber ama ne zamanki şoför gelip patlatıyor Arapça müziği, o zaman kurtuluyoruz bu düşünceden.
Fonda yüksek sesli Arapça müzikler,
otobüs tıngır mıngır ilerliyor, sokaklarda bahar havası, herkes piknikte.

Tren istasyonuna gelince otobüsten inip, Marakeş biletlerimizi almaya karar verdik. Yolculuk öncesi okuduğumuz seyahat bloglarının hepsinde gece seyahatleri için tren biletlerinin 1. sınıf alınması öneriliyordu. Zira yolculuk 8 saat sürecek, bir önceki geceden zaten uykusuzuz,
2.sınıfta oturarak seyahat etmek bile garanti edilmiyor ve
biletler arasında çokta büyük bir fiyat farkı yok.
Sonuç olarak, 1. sınıf tren biletlerimizi alıp, gece 02.30da treni yakalamak üzere, istasyondan ayrıldık.
( 1. sınıf tren bilet fiyatı: 290 dirham, yaklaşık 25 euro)

İstasyondan çıkar çıkmaz,
kebap yemek için yakınlardaki bir restauranta koştuk.
Ben halimden gayet memnunum,
Hasan ise biraz şaşkın.
Eski ben olsam, aç kalırdım diye düşünüyorum ama artık önüme ne koyulsa yiyebilecek durumdayım.
Seyahat etmek öğretiyor insana.
Ama başlangıçta seyahate yakın yollardan başlamak çok önemliymiş, bunu fark ediyorum. Antrenman yaparak, küçük maçlara ve sonrasında da derbiye hazırlanmak gibi bir şey.
İlk seyahatimi Fas’a yapmış olsaydım, durum çok farklı olacaktı.
Ama artık biliyoruz ki; ülkeler kendi vatandaşlarının konforu içindir,
biz ise sadece yolcuyuz.
Lüks gibi de bir derdimiz yok.
Yemek sonrası biraz mide ağrısı çekiyorum ama neyse ki uzun sürmüyor.
Bu bile benim için bir zevk, başka bir kültürde olduğumu iliklerime kadar hissetmemi sağlıyor.

Yemekten sonra, eski Medina sokaklarına gitmek için taksi aramaya başladık.
Okuduklarımız üzerine, taksiye binmeden önce, şoför ile fiyat konusunda anlaşma yapılması öneriliyordu. (sonradan bunun hata olduğunu farkına varacağız).
Bunun üzerine biz de taksici ile 20 dirhama anlaşarak, çıkıyoruz yola.
Fez istasyonunda çantaları bırakmak için depozit servisi bulunmuyor,
sırtımızda 60 litrelik çantalarla dalıyoruz daracık medina sokaklarına.
Manzara o kadar farklı ki.
Her ne kadar daha önce az biraz seyahat tecrübemiz olsa da, bu kıtalar arası ilk seyahatimiz ve böyle bir deneyimin bambaşka hazırlıklar gerektirdiğinin farkına varıyoruz ve geriliyoruz.
Avrupa’da format her zaman aynı; merkezlerde bulunan turizm ofisleri, detaylı haritalar, düzenli ulaşım, benzer yemekler ve dil çeşitliliği. Zira, burası tam tersi, harita almak pekte işe yaramıyor çünkü genelde bir çok şey Arapça, bazı bilgiler ise Fransızca, bu dilleri anlasak bile harita çokta işimize yarayacak gibi gözükmüyor çünkü sokak başlarında adres tabelaları görmek zor ve şehir dapdar sokaklardan oluşuyor;
ulaşım taksiler ile sağlanıyor,
fiyatlar gerçekten çok uygun ve tüm halk taksi kullanıyor, trafik lambaları bir işe yaramıyor, boşluğu gören araç dalıyor trafiğe; etler yerlerde seyyar olarak satılıyor ve sokaklara türlü türlü değişik kokular hakim, adres sorduğumuz insanlar 3 dirham 5 dirham diyerek peşimize takılıyorlar.
Tüm bu farklı manzara, yorgunluk, çantalar, medina sokaklarının darlığı, yemekler, kokular, bakışlar…
gözümüz korkuyor ve biraz kafamızı toparlamak için merkezin dışına çıkmaya karar veriyoruz. Birer kahvenin ardından,
şehir tepeden gören kaleye doğru tırmanışa başlıyoruz.
Herkes piknik yapıyor, h.içi olmasına rağmen herkes tatil havasında,
kadınlar ve erkekler genelde ayrı gruplar halinde oturuyor,
tüm Fes halkı sanki sokakta.
Güneşin batmasına yakın tepeye ulaşıyoruz ve bir grup genç Afrika müziği ile manzaramızı daha da renklendiriyor.
Tepeden bakıldığında hayat gayet durgun, bir düzenleri var bize göre olan o düzensizlik içerisinde.

Evlerin çatıları antenler ile dolu,
havanın çok sıcak olması sebebiyle çatılarda uyumak tek çözüm.
Etrafta polis gözükmüyor, bu da aslında iyiye işaret, demek ki polislik dertleri yok.
Biz de kaldığımız süre boyunca güvenlik açısından hiçbir sorun yaşamıyoruz.
Hatta Avrupa’ya nazaran çok çok daha rahatız çantalarımız konusunda.
Burada herkes kendi derdinde;
Fez’de sanayi gelişmediği için, insanların geçim kaynağı esnaflık,
herkes kendi tezgahını açıyor,
kendi yağında kavruluyor.
İnsanlar arasında anlaşmazlık, kavga dövüş yok gibi, sanki bir huzur,
bir vurdumduymazlık, bir boş vermişlik var herkesin üzerinde.
Her şey o kadar durgun ki, dakikaları sayabiliyor insan.

Güneşi kalede batırıp,
Medinaya dönerek taksiye binebileceğimizi sanıp istasyona dönmeye karar verdik. Yürüyerek Medinaya döndük ve tam burada kaos başladı. Saatin 7 olmasıyla,
tüm işportacılar sokakta, trafik birbirine girmiş, taksi bulmak imkansız,
'otel, otel' diye peşimize takılan çocuklar, karnımız aç, hava kararıyor
ve biraz sinirler geriliyor.
Tam o sırada Hasan, trafiğe dalıp boş bir taksiyi yakalıyor ve beni de kolumdan tuttuğu gibi içeri çekiyor.
İnsanlar taksiye binebilmek için bir savaş halinde, sıraya girme anlayışı da olmadığı için, kim kaparsa…
Biz de taksimizi kapıp, müthiş şirin taksicimiz ile yola çıkıyoruz.
Bu sefer fiyat konusuna girmeyip, taksimetre kullanmaya karar veriyoruz ve ilkinde nasıl da kazıklandığımızı fark ediyoruz.
Taksimetre ile aynı yola 8 dirham ( yaklaşık 1 euro) ödüyoruz, zira gelirken anlaşma yapmış ve 20 dirham ödemiştik.
Taksici amcamız, Türk olduğumuzu anlayınca daha da bir keyifleniyor.
İnsanlar Müslüman olduğunuzu duymayı seviyorlar.

Uzuuun bir günün ardından, istasyona varıyoruz. Markete girip peynir, ekmek ve meyvemizi alıp yolluğumuzu hazırlıyoruz.
Bu arada markette de kazıklanıyoruz, Arapça ve Fransızca anlamadığımızı düşündükleri anda, fiyatı hemen 2 kat yapıyorlar kafadan, neyse ki az biraz Fransızcayı anlıyoruz ama çok fazla kazıklanmadığımız için neyseeee diyerek veriyoruz fazladan 3 dirhamı.

Sonunda istasyondayız...
Uykusuzluk had safhada. Bir gece önce havalanında sabahlamak,
aradaki saat farkı, trenin rotar yapması, yorgunluk derken uykusuz geçen 26. saate girerken biraz başım dönüyor ve midem bulanıyor.
Vücudun uykusuzluğa tepkileri ilginç, insan bayılmakla uyumak arasında bir yerde küt diye dalıyor uykuya.

Sabah Marakeşte uyanmak dileğiyle...


istanbul
hosting